Anayasa değişikliği, siyasal iktidarın inisiyatifiyle ülke gündeminde yeniden ön sıralara yerleşmiş görünüyor. Necip ulusumuzun yüzde 91,37 oranındaki “evet” oyuyla kabul ettiği, 1987-2008 yılları arasında 16 kez değiştirilen 12 Eylül Anayasasının, daha 30’uncu hizmet yılını doldurmadan artık (!) çağdışı olduğu, yenilenmesi, olmazsa, değiştirilmesi gerektiği söyleniyor. Üstelik bunu yalnızca başından beri karşı çıkanlar değil, yakın zamana değin hararetle savunmuş olanlar da söylüyor.

Siyasal iktidar, gerçekten demokratikleşmeyi sağlayacak, hak ve özgürlükleri genişletecek çağdaş bir anayasa peşinde mi, yoksa varlığını tehdit eden yasaları değiştirmede ve kısa vadeli hedeflerine ulaştıracak yeni yasaları çıkarmada ayak bağı olarak gördüğü Anayasa maddelerini değiştirmenin peşinde mi? Yaptıkları yapacaklarının teminatıysa, ikinci olasılığın daha güçlü olduğunu kabul etmek gerekecek. Demokratikleşmeyi gerçekten amaçlayanın, işe yöntemden başlayıp toplumun mümkün olduğunca en geniş kesiminin katılımını ve mutabakatını sağlaması beklenmez mi? Belirtilere bakılırsa, yıllardır dile getirilen kimi talepler sos yapılıp asıl hedeflenen değişiklikler Mecliste ve gerekirse de referandumda kabul ettirilmeye çalışılacak.

Her neyse. Bu yazının konusu, bir kısmı enerji üretiminde de kullanılan doğal kaynaklara ilişkin olarak Anayasa’da yer alması önerilen hükümler.

Yürürlükteki 1982 Anayasa’sında doğal kaynaklara ilişkin hükümler, “Tabiî servetlerin ve kaynakların aranması ve işletilmesi” kenar başlığı altındaki 168’inci maddede düzenlenmiş. Kısaca ifade edilecek olursa, tabiî servetlerin ve kaynakların Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu belirtiliyor. Bu maddede ya da bir başka maddede doğal kaynakların korunması, tahrip edilmemesi, verimli olarak işletilmesi, işletilmesinde toplum yararının gözetilmesi gerektiğine ilişkin hiç bir hüküm bulunmamaktadır.

Anayasa’da yer almayan bu tür hükümler, ilgili yasalarda, örneğin Maden Yasası’nda ve Jeotermal Kaynaklar ve Doğal Mineralli Sular Yasası’nda da bulunmamaktadır. Bu nedenle olsa gerek doğal kaynakların korunmasını, verimli işletilmesini, işletilmesinde toplum yararının gözetilmesini ne ruhsat veren kamu otoriteleri, ne de işletmeciler yeterince umursamaktadır. Örneğin, yeterli teknik bilgisi, deneyimi ve mali gücü olup olmadığına bakılmaksızın isteyen herkese mineral kaynakları arama ruhsatı ve göstermelik işletme projesi sunan herkese de işletme ruhsatı verilebilmektedir. Sonuçta, yıllardır mineral kaynaklar doğru dürüst aranmadan ilkel yöntemlerle işletilebilmekte, işletilirken tahrip edilebilmekte, ya da hiç bir işlem yapılmadan uzun yıllar atıl tutulabilmektedir.

Oysa bu kaynaklar topluma aittir ve tasarruf hakları devlete emanet edilmiştir. ABD hariç bütün ülkelerin anayasalarında bu anlayış hâkimdir. Devlet, bu kaynaklara ilişkin haklarını birilerine devrederken, asıl sahibinin (toplumun) hak ve çıkarlarını da gözetmek; bu kaynakların korunmasını, verimli/rasyonel işletilmesini sağlamak zorundadır.

Nitekim Anayasa’mızda yalnızca topluma ait servet ve kaynakların değil, özel mülkiyete konu olan toprak ve tarım arazileri gibi servet ve kaynakların da korunması ve verimli işletilmesi için Devlete görevler verilmektedir. Şöyle ki; Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki kıyılardan yararlanmada öncelikle kamu yararının gözetileceği belirtilmekte (m. 43); toprağın verimli olarak işletilmesini korumak ve geliştirmek, erozyonla kaybedilmesini önlemek (m. 44); tarım arazileri ile çayır ve meraların amaç dışı kullanılmasını ve tahribini önlemek (m. 45); tarih, kültür ve tabiat varlıkları ve değerleri (m. 63) ile ormanların korunması (m. 169) için Devlete görevler verilmektedir.

Bu durum, Anayasa’mızda kıyılara, tarih, kültür ve tabiat varlıklarına, tarım arazilerine, çayırlara, meralara, toprağa ve orman varlıklarına verilen önemin, jeotermal ve mineral kaynaklar ile sulara verilmediğini göstermektedir. Oysa yenilenemez/tükenebilir olma özelliği nedeniyle mineral kaynaklar, korunmayı ve verimli işletilmeyi, yenilenebilir kaynaklardan daha çok hak etmektedir.

Yaklaşık 30 yıl gündeme gelen ve giderek bütün ülkelerce benimsenen, bizde Altıncı Beş Yıllık Kalkınma Planından itibaren kalkınma planı, uzun vadeli kalkınma stratejisi ve ön ulusal kalkınma planı gibi ulusal belgelerde yer alan sürdürülebilir kalkınma olgusu da, doğal kaynakların korunmasını, verimli işletilmesini, işletilmesinde gelecek nesillerin haklarının da gözetilmesini gerektirmektedir. Bu yazı hazırlanırken internette yapılan çok uzun olmayan bir gezintide rastlanılan anayasaların hemen hepsinde (Norveç, Polonya, G. Afrika, Çin, Hırvatistan, Makedonya, Slovakya, Yunanistan, Bulgaristan, Endonezya) doğal kaynakların korunacağı, toplum yararına kullanılacağı ve yararlanmalarında sürdürülebilir kalkınma ilkesinin gözetileceği gibi hükümlerden en azından birine yer verildiği görülmüştür.

Bu nedenle, ister yenisi yapılsın, isterse de var olanı değiştirilsin, Anayasa’da, tüm doğal kaynakların korunmasına, verimli/rasyonel işletilmesine ve işletilmesinde toplum yararının gözetilmesine, bunlardan yararlanmada gelecek nesillerin haklarının da olduğuna ve Devletin bu konularda görevlendirilmesine ilişkin hükümler mutlaka yer almalıdır. Siyasi partilerin bu konuda harekete geçirilmesi için herkes çaba harcamalıdır.

Doğal kaynakların işletilmesinde toplum yararı nasıl gözetilir? Bu ayrı bir tartışma konusu olmalıdır. Ama ekonomik faaliyetlerde toplum yararının doğrulanabilir sayısal göstergelerle ifade edilmesi gerektiği ve bunun yönteminin de var olduğu düşünülmektedir.

--------

Bu yazı, 04.02.2010 tarihinde enerjienergy.com adlı web sitesinde yayımlanmaya başlamıştır.

0301977