Doğup, üniversite eğitimi için Ankara'ya gelinceye kadar sürekli yaşadığım, halen irtibatımı kesmediğim, yılda birkaç kez gidip, gezip görmeye çalıştığım Mersin kenti, bir insan ömrüne sığabilecek bir sürede benzeri görülemeyecek ölçüde değişti. 1950 yılında 36 bin dolaylarında olan nüfusu 25 kat artarak 2012 yılına adım attığımız şu günlerde yaklaşık bir milyona yaklaştı. Bu denli yüksek bir nüfus artışı elbette pek çok şeyi değiştirecektir. Aklımın ermeye başladığı 1950'li yılların ikinci yarısında mekansal olarak doğuda Çakmak Caddesi, batıda Müftü Deresi, kuzeyde o zamanki adıyla Muhit Yolu şimdiki adıyla GMK Bulvarı ve güneyde de şimdiki İsmet İnönü Bulvarının bulunduğu hat boyunca uzanan kıyı şeridi ile çevrili olan kent, şimdilerde doğuda Tarsus, Batıda Silifke ile nerede ise bütünleşti, kuzeyde Torosların yamaçlarına tırmandı; kişiliği, dokusu, silueti, mekanlarının adları, demografik, kültürel, ekonomik yapısı ve kokusu değişti, değişmeye devam da ediyor; gelenekleri unutuluyor. Evet kokusu da değişti. Artık akılda kalan kokusu, bahar aylarındaki narenciye çiçeği kokusu değil, kış aylarındaki duman kokusudur. Kent gelişirken, ne var olan yapılar ve mekanlar adam gibi korunabildi, ne de yeni gelişme bölgelerinde çağdaş şehircilik ilkeleri gözetilebildi.

Süreç nasıl gelişti? Hatırlayalım.

Bu değişiklikler esas olarak kentin iç dinamiklerinin sonucu değil, Türkiye'de yaklaşık son 60 yılda yaşanan ekonomik, ticari, siyasal ve toplumsal gelişmelerin yansımasıdır. Kısaca ifade etmek gerekirse, bu dönemde Türkiye kapitalizmi serpilip gelişti ve dünya ekonomisi ile büyük ölçüde bütünleşti, dış ticaret hacmi arttı, kırdan kente, az gelişmiş yörelerden gelişmiş ve gelişmekte olan yörelere göçler oldu, kentleşme ivme kazandı.

Bu sürede, kentin doğal gelişimini etkileyen ve her biri ardışık başka etkilere de yol açan iki büyük dalgadan söz edilebilir. Birincisi, yapımına 1954 yılında başlanan limanın işletmeye alınmasıdır (1961). Liman, ATAŞ'ın, silonun yer seçimini etkiledi, kentte ve bölgede ekonominin ve sanayinin şekillenmesine, lojistik hizmetlerinin gelişmesine doğrudan yol açtı. Ve kent merkezindeki sahili yok ederek, kenti, kentliyi denizden kopardı.

İkinci büyük dalga 12 Eylül 1980 darbesini izleyen dönemde yaşandı. Bu dönem, kırdan kente göçün hızlandığı, imar planı yapma ve değiştirme yetkilerinin yerel yönetimlere devredildiği ve dış ticaretin arttığı, örgütlenmenin suç sayıldığı, rüşvetin devletin yüce katlarından özendirildiği, toplumsal değer yargılarının aşındığı, hukukun araçsallaştırıldığı, başkanı hükümeti oluşturan siyasi partiden olmayan belediyelerin kösteklendiği, yerel yönetimlere verilen kaynakların ve ilgili mevzuatın yetersiz kalmaya başladığı bir dönemdir.

Mersin, Türkiye'de 1986-2006 yılları arasında en yoğun göç alan illerdendir. Nüfusunun en fazla artış gösterdiği dönem de 1985-1990 arasındaki yıllardır. Kent, en çok göçü Doğu ve Güneydoğudan aldı. Bunun bir nedeni bu dönemde Doğu ve Güneydoğu'da yaşayanları göçe zorlayan olaylardır. Diğer nedeni ise Mersin'in iklimi ile, arsa, konut bedeli ve kiraların görece ucuzluğu ile, işletmeye alınan serbest bölgesiyle (1988), seçim sürecinde, belediyede 5000 kişinin istihdam edileceğinin vaat edilmesiyle bir cazibe merkezi haline gelmesidir. İyi yönetilemeyen hızlı göçün, kentlerde çarpık yapılaşmaya, gecekondulaşmaya, işsizlik ve buna bağlı olarak da tablacılığın ve işportacılığın yaygınlaşmasına, suç işleme oranlarında artışlara, kent hizmetlerinde yetersizliklere, kültürel yarılmalara yol açtığı bilinir. Bunlar Mersin'de de fazlasıyla oldu. Öte yandan Mersin göç de vermiştir. Ancak, genel olarak eğitimsiz ve vasıfsız göç alırken eğitimli ve vasıflı göç verdiği söylenebilir.

Gerekli kontrol mekanizmaları oluşturulmadan, belediyelerin kapasiteleri yeterli mi yetersiz mi diye düşünülmeden imar planı yapma ve değiştirme yetkilerinin yerel yönetimlere devri (1985), imar uygulamalarının uzun vadeli bütünsel planlara değil, her an değişebilen keyfi kararlara dayanmasına yol açtı; kentsel rant önemli bir sermaye birikim aracı haline geldi. Kent nüfusunun artması, Büyükşehir Belediyesi statüsüne geçilerek üç adet alt belediyenin kurulmasına (1994) ve bu da kente ait bazı yetkilerin çeşitli gruplara bölünmesine yol açtı. Diğer bir deyişle, kentsel rantın yönetilmesi/paylaşılması farklı çıkar odaklarına dağıtılmış oldu. Sonuçta tüm diğer kentlerde olduğu gibi Mersin'in gelişimi de, halkın ihtiyaçlarına göre değil, kişisel/grupsal çıkarlara göre biçimlendi; kıyıları yağmalandı. Belde belediyelerinin yağmadaki yarışları sonucu Mersin-Silifke arasındaki sahilde, çoğu ikinci konut niteliğinde olmak üzere çok katlı siteler yükseldi, yapılaşmamış alan kalmadı. Sahillerin elden çıktığı fark edilince de denizin doldurularak yol ve yeşil alan yapılması çare olarak görüldü.

Mersin'e her gidişte yeni bir yerlerin yıkılmış, olur olmaz yerlerde anlamlı anlamsız yeni yapıların yükselmiş ve Tarihi Kent Merkezinin günden güne yıpranmakta olduğunu, parsel bazındaki kimi yenilenmeler dışında kaderine terk edildiğini; portakal bahçeleri, sebze tarlaları, kumluk ya da taşlık demeden yeni alanların imara açıldığını, yapılaşmanın sağlıklı olmadığını ve gidişatın çıkmaz sokağa doğru olduğunu pek çok kişi gibi ben de hayıflanarak gördüm.

Değişiklik ve dönüşümler, kentin tarihi açısından çok önemli olan ve anılarımızda yer etmiş pek çok mekanın yok olmasına ve isimlerinin unutulmasına da yol açtı. Örneğin, 1898 yılında yaptırılmış olan Yeni Cami yıkıldı, yerine şimdiki Ulu Cami yapıldı (1979), önüne bir taş yığını görünümündeki çarşı da kondurularak kentin merkezindeki Gümrük Meydanı yok edildi; 1899 yılında yapıldığı bilinen Uray Caddesindeki Azak Han'ın, 1974 yılında koruma altına alındığı halde yıkılıp yerine bir başka beton yığını dikilmesine izin verildi (1987). Bu izin de sonradan durduruldu ancak tarihi Azak Han artık yıkılmıştı. Şu anda geleceği belirsiz yarım kalmış bir yapı halinde. Gözünüz kör olsun dedirtecek bir rantı hırsı, bir aymazlık değil mi bu yapılanlar? Dönemin ünlü avukatlarının, ticaret erbabının bulunduğu heybetli Azak Han, avlusuna girdiğimde, hele hele iki yandan yükselen merdivenlerinden çıkıp inerken çocuk aklımla kendimi önemli bir insan addetmeme yol açardı.

Geçmişi bir buçuk asır dolayında olan kentte, yaşı 60'tan fazla olup halen bakımlı olan kaç yapı kaldı, bilmiyorum.
Yoğurt Pazarı'nın, Aşıklar Parkı'nın, Millet Bahçesi'nin, Akkahve'nin, Güneş Sinemasının, Eski Kilise'nin, Hurmalı Han'ın adını duymuş olan; Hükumet Konağı'nın kuzeyinde Cezaevi olduğunu hatırlayan, Plaj Yolu'na neden Plaj Yolu dendiğini bilen kaç Mersinli var şimdilerde?

Sonuçta Mersin çok uzak olmayan geçmişinden kopmuş, tezatların uçlara savrulduğu bir kent haline geldi. Güzelliklerle çirkinlikler, doğrularla yanlışlar, göz kamaştıran zenginlik ile yürekler sızlatan sefalet, Levanten kültürünün de etkisiyle kentlileşme sürecinde hayli yol almış, sanatın her türüne duyarlı bir toplum kesimi ile henüz kente entegre olamamış, yaşamını köyünden/aşiretinden olanlarla aynı mahallede sürdürenler yan yana. Görece olarak Müftü Deresinin batısında yenilik, modernlik, zenginlik ve düzen; doğusunda ise, eskilik, kaderine terkedilmişlik, geri kalmışlık, yoksulluk ve kaos ağır basar oldu.

Göçlerle, kentin kuruluş dönemlerinde yerleşmiş bulunan Katolik Latinlere, Ortodoks, Sünni ve Alevi Araplara (Nusayriler), Ortodoks Rumlara, Ermenilere, Yahudilere, Sünni Türkmen Yörüklere, Giritlilere, Kıbrıslılara, Türkiye'nin hemen her yerinden hatta son yıllarda diğer ülkelerden pek çok etnik gruptan ve mezhepten yeni sakinleri eklendi; kentin demografik yapısı daha kozmopolit hale geldi, kültürel zenginliği arttı. Ancak, her türlü şoven tahrik ve kışkırtmalara karşın Mersinliler, sanıldığının tersine, dün olduğu gibi bugün de bir arada barış içinde yaşayabilmektedir. Çok farklı etnik gruptan, dinden ya da mezhepten çocuklar okullarda aynı sıralarda oturmakta, büyükler aynı işyerlerinde çalışmakta, aynı çarşıda alışveriş yapmakta ve ölüleri aynı mezarlıkta yan yana yatmaktadır.

İçme suyu, atık su toplama ve arıtma, katı atık bertarafı sorunu büyük oranda çözülmüştür, ancak diğer kentsel hizmetlerin yeterli olduğu söylenemez. Cadde ve sokakların çoğu artan trafik yoğunluğunu kaldıramıyor. Kent içi trafik özellikle akşam saatlerinde pek çok yerde tıkanıyor. Özellikle ticaretin yoğunlaştığı bölgelerde sokaklar ve kaldırımlar kapanın elinde kalıyor. Esnaf ve seyyar satıcılar, yolları ve kaldırımları dilediği gibi işgal edebiliyor. Eski yerleşim yerlerinde otopark ve semt pazarları yok. Mahalle aralarında eski binaların yıkılmasıyla oluşmuş arsalar otopark, sokaklar pazar yeri olarak kullanılıyor. Son yıllarda daha fazla önemsenir olmasına karşın yeşil alan, spor alanları, çocuk parkları pek çok semtte halen yetersizdir. Her geçen gün artan yoğunluğu ile, aydınlatma yetersizliği ile, kavşak sayısının fazlalığı ile, zemininin bozukluğu ile Tarsus yönündeki trafik bir başka çile. Kazalara adeta davetiye çıkarıyor.

Atatürk Parkı'nda, Türkiye'nin en uzun sahil parkı olan Kültür Park'ta denizi izlemek, denize nazır spor yapmak, yürümek, kafelerde oturup bir şeyler içmek keyif veriyor. Ama keşke buralar temiz tutulabilse, heykellere zarar verilmese, yoksul kesimin yararlanabileceği mekanlar da olabilse dersiniz. (Geçtiğimiz sonbaharda işletmeye alınan ve gelir düzeyi yüksek kesime hitap eden Mersin Marina kompleksindeki denize nazır mekanların hoşluğunu da belirtmek gerekir). İçeri kesimlerde, özellikle görece eski yerleşim yerlerinde ruhunuz kararır. Kent estetiğinin neden önemsenmediğini, görsel kirliliğin yöneticileri, kentliyi rahatsız edip etmediğini merak edersiniz? Sahil şeridinde yüksek bina yapımına izin verenlere; sahilin çok uzun olmasına karşın, kent yakınlarında halka açık plaj olmamasına, yazlığı olmayanların denize girebilmek için onlarca kilometre yol kat etmek zorunda bırakılmasına verip veriştirirsiniz. Kentin pek çok yerinde yerel ve merkezi yönetimin yetersizliğini hissedersiniz.

Benzer tehditlere maruz kalmış olmasına karşın anılan süreci daha iyi yönetebilen, hükumetlerin desteğine daha fazla mahzar olabilen, yöneticileri açısından daha şanslı olan kentler/iller gelişmişlik düzeyi açısından Mersin'in önüne geçmiştir. Örneğin, illeri ayrı kriterlere göre sıralayan iki araştırma bu durumu sergilemektedir. Birincisi, DPT'nin demografik, istihdam, eğitim, sağlık, sanayi, tarım, inşaat, mali ve altyapı göstergeleri ile diğer bazı refah göstergelerini kullanarak 2003 yılında yaptığı iller arasındaki sosyo-ekonomik gelişmişlik sıralaması. Bu araştırmada Mersin 17. sırada yer almıştır. Diğer ise, Ekonomi ve Dış Politika Araştırmalar Merkezi'nin, iktisadi etkinlik ve canlılık, fiziki altyapı ve eğitim, sosyal sermaye ve emek piyasalarındaki gelişmeleri dikkate alarak, illerin görece rekabet güçlerini ortaya çıkarmak için oluşturduğu endeks. Bunda da 25. sırada yer almıştır [Aktaran, Çukurova Bölge Planı (2010-2013), Çukurova Kalkınma Ajansı, http://www.cka.org.tr/files/MevcutDurumAnalizi.pdf].

Mersin çirkinliklerinden, yanlışlarından kurtarılmalıdır. Ama nasıl? Ve tahribatın ne kadarı düzeltilebilir? Kabul etmek gerekir ki, yılların kangrenleşmiş sorunlarının çözümü verili koşullarda çok kolay değil. Ancak yapılması gerekenler de bilinmiyor değil. Ayrıntıları uzmanlarına bırakılarak aşağıdaki konular öne çıkarılabilir:

-  Merkezi yönetimin vesayeti altında olan, dünyanın en keyfi ve antidemokratik yerel yönetim işleyişine yol açtığı söylenen mevcut yönetim sistemi mutlaka değiştirilmelidir. Yıllardır konuşulduğu halde bir türlü gerçekleştirilmeyen, yerinden yönetime olanak verecek, yerel yönetimlerin yetkilerini ve mali gücünü artıracak, kararlara halkın katılımını sağlayacak yerel yönetim reformu artık yapılmalıdır. Bu ise, Türkiye'de idari yapının bütünüyle değiştirilmesi ve siyasetin demokratikleşmesi gerektiği anlamına gelmektedir. Anayasa değiştirilecekse, buna ilişkin hükümlerin yer alması sağlanmalıdır.

-  Kentsel dönüşüm çalışmalarına bir an önce başlanmalıdır. Dönüşüme yönelik olanlar da dahil olmak üzere, tüm planlar katılımcı bir yöntemle ve toplumsal yarar gözetilecek biçimde hazırlanmalı ve titizlikle uygulanmalıdır.

-  Yapılması gerekenler gerek bütçe ve mevzuat ve gerekse de insan kaynağının bilgi birikimi ve deneyimi açısından yerel yönetimlerin güç ve olanaklarını çoktan aşmıştır. Bu nedenle merkezi yönetim-yerel yönetim arasında uyumlu bir işbirliğine mutlaka ihtiyaç vardır. 2013 yılındaki Akdeniz Oyunlarının Mersin'de yapılacak olması bu konuda yeni bir hamle için fırsat olabilir.

-  Kentin, çağdaş yönetim anlayışı ve nitelikli kadrolarla yönetilmesi gerekir. Örneğin, "Mersinimizi yeşil Bursa yapalım" sloganı ile kenti yeşillendirebileceğini sananlarla değil (Bu komik ibare, 3-4 yıl öncesine kadar, İstiklal Caddesinde TSG Lisesi önündeki kaldırımlara dikilen fidanları korumak amacıyla konulan metal profillere monte edilmiş tabelalarda yer almaktaydı.). Yerel ve merkezi yönetime bağlı birimlerde görev yapanlar nitelikli olduğu ölçüde, hizmetlerin kalitesi artacaktır.

-  Kente ilişkin kararlar, yalnızca yöneticilere (yerel ve merkezi idare temsilcilerine) ve siyaset esnafına bırakılamayacak kadar önemlidir. Bu nedenle, bugüne değin pek çok kente göre daha aktif bir tutum sergilemiş olan sivil toplum örgütleri kent sorunlarına duyarlılığını artırarak sürdürmeli, kararlara müdahil olmaya çalışmalıdır. Bu anlamda, kente dair hizmetlerin yürütülmesinde görev alan meslek mensuplarına (mimarlara, şehir plancılarına, mühendislere) de önemli görevler düşmektedir. Bu kesimin, toplum yararını da gözeten mesleki davranış ilkelerine uymaları, kentin dengeli gelişmesine katkıda bulunabilecektir.

---------

Bu yazı, İçel sanat Kulübü Bülteni Aylık Bülteni Sayı 190, Şubat-Mart 2012'de yayımlanmıştır.

0310705