[Bu yazı, İçel Sanat Kulübü Aylık Bülteni’nin 192. sayısında (Ağustos-Eylül 2012) yayımlanmıştır.]

Mehmet KAYADELEN

Adı Mersin Lisesi iken başladığım, Tevfik Sırrı Gür Lisesi iken mezun olduğum güzel lisemizde çok değerli, çok nitelikli öğretmenlerimiz oldu. Saymakla bitmez. Üzerimizde hepsinin emeği vardır. Hepsine şükran borçluyuz. Ama bende en çok iz bırakanlardan biri kuşkusuz Ömer Faruk EMEK’tir.  Lisede adıyla değil lakabı ile bilindiği için bu isim onun öğrencesi olmuş pek çok kişiye bile bir anlam ifade etmeyebiliyor. Lakabı da “Embiryon” idi. Doğru biçimi “embriyo” olan bu sözcüğü kim, ne zaman ve neden Hocamıza uygun gördü bilmiyorum, bileni de görmedim, duymadım.

Ö. Faruk EMEK İstanbul Kadıköy’de doğmuş, 1944 yılında Yüksek Öğretmen Okulu’nun Tabiıye-Jeoloji bölümünden mezun olmuş, 1950-1977 yılları arasında Lisemizde öğretmenlik yapmış ve 24 Mayıs 1984 yılında Mersin’de aramızdan ayrılmış.  Işıklar içinde yatsın.

Embiryon, “nevi şahsına münhasır” sıfatını ziyadesiyle hak eden bir insandı. Boyu 165 cm dolaylarında olmalıydı. Kilosu çok fazla olmasa da göbeği dikkat çekecek ölçüde büyüktü. Zarifti. Giyimine özen gösterirdi. Kuşağındaki pek çok öğretmen gibi, 1930’lu yıllar Türkiye’sinde etkili olmuş modernleşme, Türkçe’nin yabancı dillerden arındırılması, Cumhuriyetin yüceltilmesi, muasır medeniyet seviyesine ulaşılması gibi idealleri, hurafelere değil bilime inanma gibi değerleri içselleştirmişti. Türkçe’yi çok güzel ve İstanbul şivesiyle konuşurdu. O dönemlerde çok baskın olmasına karşın Arapça ve Farsça kökenli sözcükleri kullanmazdı.

Ders kitaplarına itibar etmez, hiçbir kaynağa bakmaksızın düzgün cümlelerle anlattıklarının ve tahtaya yazıp çizdiklerinin deftere geçirilmesini isterdi. Bir dersle ilgili yazdırdıklarının, önceki yıllardakilerle kelimesi kelimesine aynı olduğu bilinirdi. En karmaşık şekilleri bile silgi kullanmaksızın farklı renkteki tebeşirlerle tamamlayabilirdi. Şekillere öyle bir yerden başlar ve devam ederdi ki, son çizgiyi çizmeden neyi çizmekte olduğunu anlamak mümkün olamazdı. Şekillerinin güzelliği/düzgünlüğü sayesinde, örneğin bir insanın gündelik yaşamında “hayati öneme sahip (!)” olan kurbağanın sindirim sistemi gibi karmaşık konular bile kolaylıkla anlaşılabilirdi.

Dakikti. Ders başlama zili çaldıktan hemen sonra dersliğe girer; o ders saatinde yazdırmayı planladıklarından son sözcüğü telaffuz ettikten hemen sonra da ders sonu zili çalardı. Sonraki yıllarda biraz tavsadığını duydum ama bizim dönemimizde işini ciddiyetle yapardı. Derslerinde konuşmak, laubalilik ya da ukalalık yapmak ne mümkün. Ender de olsa, ders konusunun gerçek yaşamla ilgisini kurarken mizaha başvurduğu olurdu, ciddiyetinden zerrece taviz vermeksizin. Öylesine ki, çok komik olaylarda bile öğrenciler gülüp gülmemekte tereddüt eder, yüksek sesle gülmekten çekinirdi.

Duygularını kontrol edebilir, ani ve aşırı tepki vermezdi. Öğrenciye bağırmaz, hakaret etmez, küfretmezdi. Hakkını yemeyelim, dövdüğü olurdu. Hem de iyi döverdi. Can yakardı. Sille, yumruk, tekme ile değil. Elinden eksik etmediği trampet sopasını andırır yaklaşık 30 cm uzunluktaki ince yuvarlak sopası ile. Öğrencinin kafasındaki aynı noktaya arka arkaya vururdu, bileğinin sağdan sola, soldan sağa hareketleriyle. Ne olurdu, nasıl olurdu bilemiyorum, en kabadayı öğrenciler bile karşı koyamaz, kafasını çekemezdi. Okul içinde ya da dışında, en haylaz öğrenciler bile onu görünce kendine çeki düzen verir, saygıda kusur etmezdi.

Notu çok kıttı. Genellikle, başarılı bulduklarına 5, başarısız bulduklarına 0 (sıfır) verirdi.  Bu notların istisnaları 6 ve 1 olurdu. Diğer notları verdiğini hatırlamıyorum. Yazılı sınavları değil, sözlü sınavları önemsediği tahmin edilirdi. Sınav kağıtlarını okumadığı; 6-7 basamaklı merdivenin başında savurduğu, kağıtlara, düştüğü basamağın numarasını not olarak verdiği bile rivayet olunurdu. Sözlüye kaldıracağı öğrencileri belirlemede hep aynı sistemi uygulardı. Not defterinin ilk sayfasındaki 6 ismin herhangi birinden başlar, izleyen sayfaların aynı sırasındaki isimlerle devam ederdi. Örneğin ilk sayfanın 4’üncü sırasındaki isimle başladıysa, sınıf listesindeki 10’uncu, 16’ncı, 22’nci... sırasındakileriyle devam ederdi. Aynı sayı dizisinde yer alan öğrencilerin sözlüsü birkaç ders saatinde tamamlanabildiğinden, sözlü sırasının kime ne zaman gelebileceği bazen tahmin edilebilirdi.

Akşamcı denebilirdi. İçtiğini hiç saklamaya çalışmazdı. 1960’lı yıllarda, Soğuksu Caddesi’nin Atatürk Caddesi’ne kavuştuğu ucundaki Ali Özen’in tekel ürünleri de satan dükkanında, kimi zaman dükkan önündeki kaldırımda, sohbet eşliğinde ayakta yudumladığı görülürdü şarabını.

Embiryon, 4 yıl öğretmenim oldu; Tabiat Bilgisi, Tarım, Kimya ve Jeoloji derslerimize geldi. Kayıtlara geçmesi açısından, bu dört yıldan kimi komik anekdotları, o günlerdeki atmosferleri tüm yönleriyle yansıtabilmenin mümkün olamayacağını da unutmadan, belleğimde yer ettiği biçimleriyle aktarmaya çalışacağım.

•••

‘Ozmoz’u anlatıyordu. Ozmoz, biyolojide, suyun az yoğun ortamdan çok yoğun ortama seçici geçirgen bir zardan enerji harcanmadan geçmesi olayı. Şu örneği vermişti: “Köylü Mehmet Efendi, yazın tarlasına giderken, öğle yemeği için bir karpuz da götürür. Karpuzu güneşin alnında bırakacak değil ya. Ne yapar? Varsa, tarlanın yakınından geçen bir akarsuyun içine koyar. Akan suyun yoğunluğu, karpuzun içindeki şekerli suyun yoğunluğundan az. Ne olur? Karpuzun dışındaki su içine girer, girer, girer. Ne yapsın karpuz? Bir an gelir ki, artık içine giren suyun basıncına dayanamaz ve çatlar? Ozmozu bilmeyen köylü Mehmet Efendi de sağda solda anlatır, su o kadar soğuktu ki, karpuzu bile çatlattı.”

İnsan vücudunda fosforun çok bulunduğunu anlatırken miydi, fosforun çabuk tutuşma özelliğinden söz ederken miydi, hangi vesileyle hatırlayamıyorum, şunları söylemişti: “At ya da eşek ölür. Sahibi bir boş arazide çukur kazar ve gömer hayvancağızı. Ölü bedendeki fosfor elementi bir vesileyle hava ile temas ettiği anda tutuşur. Her şey o kadar kısa zamanda olur biter ki, bu olaya şahit olanlar ne olduğunu anlayamaz, şaşırır. Gördükleri, toprak üzerindeki bir anlık parlaklıktır. O parlaklığın, olsa olsa bir ermişin nuru olduğuna inanılır ve heyecanla sağda solda anlatılır. Sonra ne olur? Efsane yayılır, gün gelir insanlar oraya bir türbe kondurur.”

(Bu yazıyı hazırlarken bu iki anekdotun bilimsel gerçeklikle ilişkisini yine sordum, soruşturdum; yine kesin bir sonuca ulaşamadım. Olabilir diyen de oldu, olamaz diyen de, tutuşan fosfor değil metandır diyen de. Özellikle ikinci anekdota ilişkin bilimsel açıklamaları önemsedim, zira bu anekdot ister istemez, Mahmudiye ve Bahçe mahallelerinde bulunan, “ziyaret” olarak adlandırılan ve çok sık karşılaştığım birkaç mütevazı yapıya dair henüz cevaplarını bulamadığım bazı soruları çağrıştırdı hep. Ermiş kişilerin mezarı olduğuna inanıldığı için mum yakma adakları adanan bu yapılarda, neden ermişlerin isimlerini belirtecek mezar taşları yok? Atfedilen isimler ne ölçüde doğru? Bu ziyaretler ne zaman yapıldı? 1930’lu yıllara kadar mezarlık olarak kullanılan pek çok yer olduğu, bunlardan birinin şimdilerde Akdeniz Belediyesi hizmet binasının bulunduğu mevkide bulunduğu söyleniyor. Ayrıca, şimdiki Teknik ve Endüstri Meslek Lisesi’nin bulunduğu mevkide mezarlık olduğunu, - dedemizin de tahminen 1917 yılında orada gömüldüğünü- o mezarlıktaki kemiklerin daha sonra şimdiki mezarlığa taşındığını da biliyoruz. Hal böyle iken, bu ermişler neden birkaç yüz metre uzağındaki mezarlıklardan birine değil de başkalarına ait arsalara tek başlarına gömülmüş?)

•••

Lise 1’deki dersliğimiz Silifke Caddesi’nde o zamanlar bulunan Alanya Garajı’na bakıyordu. Havaların ısındığı dönemlerde pencereler açık olur ve başta Erdemli-Silifke’ye çalışan minibüslerin sesleri ile seyyar satıcıların ve değnekçilerin bağırışları olmak üzere Caddenin ve Garajın tüm gürültüsü derslikte yankılanırdı. O kadar ki, öğretmenin dediğini anlamak bile kimi zaman zorlaşırdı. Pencerelerin açık olduğu bir günde, yine -iki elini belinin arkasında kavuşturmuş vaziyette derslikte dolaşırken- o söylüyor, biz yazıyorduk. Birden susmuş ve şunları anlatmıştı: “Haydarpaşa Lisesi’nde öğretmenlik yapmıştım. Dershanelerden bir kısmı hemen yanındaki bir kışlaya bakıyordu. Bir millî bayram öncesindeki günlerden birinde, yine böyle ders anlatırken, kışlada çalışmakta olan askeri bandonun sesi bize kadar geliyordu. Okul ile, ders ile pek ilgilenmemiş, sabırlı, okulu bitirmekte acelesi olmayan, en arka sırada oturan bir ögrenci parmak kaldırdı. Olacak şey değil. Sözlü sınavlarda bile ağzını açmamış bir ögrenci söz istiyordu. Merak ettim. Cümlemi tamamlamadan hemen ‘Buyur ögrenci.’ dedim. ‘Hocam. Borazancı si bemol basması gerekirken, si natürel bastı.’ demez mi? Gel de sinirlenme. Yahu borazan bu! Si bemol bassa ne olacak, si natürel bassa ne olacak!” (Haydarpaşa Lisesi’nin anılan binası 1984 yılında Marmara Üniversitesi’ne tahsis edildi.)

•••

Sözlü sırası İbrahim’e (Direk) geldiğinde zil çalmıştı. Besbelli ki bir sonraki derste ilk o kalkacaktı. On parmağında on marifeti bulunan, örneğin çok güzel karikatür çizebilen İbrahim, Lise bandosunda uzun yıllar trampet çalmış ve Lisedeki son yıllarında tambur majör de olmuştu. Bir sonraki ders günü geldi. İbrahim yine hazır değilmiş, çalışamamış. Sınavdan kaytarabilmek için o günlerde bir ulusal bayrama hazırlanmakta olan Lise bandosunun çalışmasını bahane etmeyi akıl etti. Embiryon’dan izin alıp mı gitsin, hiç görünmesin de adı okunduğunda Hocaya ben mi söyleyeyim, diye aramızda tartışırken, koridorda görünüverdi Embiryon. İbrahim yanına yaklaştı ve trampet çalışması için izin istedi. Alamadı tabii. Embiryon, kürsüdeki yerini aldı, not defterini cebinden çıkardı, sayfaları çevirdi ve “1261 İbrahim Direk” dedi. İbrahim, darağacına giden idamlık gibi ağır ağır geldi tahtanın önüne. “Anlat bakim ögrenci, hidroksitler”, dedi Embiryon. Bir iki yutkundu ve “Çalışamadım hocam.” dedi İbrahim, zor duyulur bir sesle.

– Demek çalışamadın. Peki. Yaz o halde, trampet hidroksit.

– …

Neden yazmıyorsun ögrenci?.. Haydi… Yazsana ögrenci…

Sonunda yazdı İbrahim kara tahtaya iri harflerle: TRAMPET HİDROKSİT.

– Otur ögrenci. Sıfır numara.

Bir başka günde de, sözlü sırası Mehmet Ali’ye (Kutcan) gelmişti.

– Anlat ögrenci, oksitler.

– …

– Anlatsana ögrenci.

– Bilmiyorum hocam.

– Neydi senin adın?

– Mehmet Ali, hocam.

– Peki. O halde yaz bakim bir Ali Oksit.

– …

– Ögrenci ne duruyorsun?.. Yazsana... Yaz, AliO.

Denileni yaptı Mehmet Ali.

– Oksijen atomu kaç değerlikli?

– …

– Hı?

– Bilmiyorum hocam.

– Bilmiyorsan soracaksın.

– …

– Sor ögrenci!.. Sor da söyleyeyim.

– Oksijen kaç değerlikli hocam?

– İki değerlikli, ögrenci.

– …

– Ne yapacağını bilmiyorsun… Ben söyleyeyim. Yaz bakim, ikiyi Ali’nin altına.

Çaresiz, denileni yine yaptı Mehmet Ali.

– Peki, sen kaç değerliklisin?

– …

– Bunu da bilmiyorsun, öyle mi? “Ali”de üç harf var. Üç değerliklisin diyelim… Şimdi de yaz bakim O’nun altına üç.

Yine denileni yaptı Mehmet Ali ve “Ali2O3”ü tamamlamış oldu kara tahtada.

– Oku bakim şimdi ne oldu?

– Ali iki O üç.

– Evet. Ali iki O üç. Yani Ali Oksit. Otur ögrenci. Çalışmamışsın. Sıfır numara.

•••

Lise sonda jeoloji dersinde, yine o söylüyor, biz deftere yazıyorduk. Sustu. Aldı eline tebeşiri ve tahtaya bir şeyler çizdi. Dar ve derin bir uçurum olduğunu sonra anladık. Şekilde göstererek anlattı:

– Biliyorsunuz. Dağcılar, yani dağcılık sporu yapanlar, macerayı sever. Düz yolu bırakır, atlayıp zıplayacağı yolu tercih eder. Kabul edelim ki bir dağcı böylesi bir uçurumun bu kenarından şu kenarına doğru atladı. Ama bastığı şu yer sağlam değilmiş; çöktü. Dağcı uçuruma düştü. Ne olur?

Sınıfta çıt yok.

– Ne olur?

Cılız seslerle cevaplar gelmeye başladı.

– Ölür.

– Ne olur?

– Bir ağaca tutunur, kurtulur.

–  Ne olur?

– Arkadaşları ip sarkıtır, kurtarır.

– Ne olur?

– …

– Fosil olur, fosil!

 

 

---------

Kaynaklar:

1) Evlerinin önü Mersin, Mersin Liselileri Derneği, 1987, İstanbul.

2) Meriç Alkan.

0301998