Geniş halk kesimlerini ilgilendiren olumsuzluklardan yalnızca neoliberalizmi, küreselleşmeyi ve özelleştirmeyi sorumlu tutmak, yaklaşık son yirmi yılda sıkça yapılan hatalardandır. Gelir dağılımındaki bozukluk, işsizlik, sendikasızlaştırma, iş güvencesizliği, iş kazaları, sömürü, doğanın ve doğal kaynakların tahribi, kıyıların yağmalanması, sağlık, eğitim vb temel ihtiyaçların metalaşması, ekonomik krizler ve krizlerin faturalarının halka ödettirilmesi… Hepsinin sorumlusu neoliberalizm, küreselleşme ve özelleştirme! Neoliberalizm ve küreselleşmenin var olan toplumsal eşitsizliği ve adaletsizliği derinleştirici, yağmalamaları artırıcı etkisi elbette yadsınamaz. Ancak mevcut durumu eleştirmek adına çoğunlukla kantarın topuzu o denli kaçırılıyor ki sanki anılan olumsuzluklar daha önce hiç yoktu. Sanki neoliberal ekonomi politikaları değil de kapitalizmin bir başka versiyonu uygulansa, merkeziyetçi ulus-devlet eski gücünde olsa, devlet işletmeleri hiç özelleştirilmemiş olsa, memleket güllük gülistanlık olacak. Neoliberal anlayış 1980’li yıllarda etkin olmaya, küreselleşme ise 1990’lı yıllarda ivme kazanmaya başladığına göre insan sormadan edemiyor: 1980 öncesinde gelir dağılımı adaletsizliği, işsizlik, yoksulluk, iş kazaları, baskılar vd yok muydu? Sosyal devletin kime ne kadarlık hayrı vardı? Memlekette her şey çok mu iyi idi? Her şey çok iyi idiyse, 1980 öncesinin solcu/toplumcu sendikaları, meslek odaları, yazarları, gençliği neye itiraz/muhalefet ediyorlardı? Yel değirmenlerine mi saldırıyorlardı? Devleti, KİT’leri ve o dönemde uygulanan ve son yıllarda hakkında methiyeler düzülen Keynesci politikaları baş tacı mı ediyorlardı?

***

Türkiye’de devlet işletmeciliğinin toplumcu bakış açısı ile kapsamlı bir çözümlemesine ilk kez 2172 Sayılı Devletçe İşletilecek Madenler Hakkında Kanun’un 1978 yılında gündeme gelmesi üzerine Maden Mühendisleri Odası bünyesinde yapılan tartışmalar vesilesiyle tanık oldum. Anılan yasaya dayanılarak çıkarılan üç Bakanlar Kurulu kararıyla Trakya bölgesi dışında olup özel sektöre ait olan hemen hemen tüm kömür, demir ve bor yataklarının ilgili kamu kuruluşları (TKİ, TDÇİ veya Etibank) eliyle işletilmesi kararlaştırılmıştı. O dönemdeki tartışmalarda bir kesim, devletleştirmeler daha ileri toplumsal düzene geçişe hizmet eder, bu nedenle her koşulda desteklenmelidir derken; diğer bir kesim, Maden Mühendisleri Odası Yönetim Kurullarının söylemlerine yansıyan ve benim de paylaştığım özetle şu çözümlemeyi yapıyordu: “İster doğrudan, ister dolaylı olsun, devletin ekonomiye müdahalesinin biricik amacı vardır: toplumsal sistemin yeniden üretimini sürekli kılmak. Kapitalist ekonomilerde, devletin ekonomiye müdahalesinin en etkin yöntemlerinden biri olan devletleştirmelere, yeniden üretim sürecinde ortaya çıkan darboğazları aşmak için gidilir. 1978 yılı başında Türkiye’de sistem enerji ve döviz darboğazı nedeniyle kendini yeniden üretememe tehlikesi ile karşı karşıya kalmış ve devletin ekonomiye müdahalesi kaçınılmaz olmuştu. Tıpkı 1930’ların başındaki büyük bunalım sonucu devlet işletmeleri furyası ile simgelenen, devletin ekonomiye müdahalesi gibi. Bu yasa, toplumsal sistemin içine düştüğü enerji ve döviz darboğazından kurtulmasında ‘serum’ görevi görebilecek bir yasadır. Kısa vadede şu yararları sağlayacağı için desteklenmelidir: Belirlenen alanlarda çalışanlar daha iyi denebilecek sosyal güvenliğe, iş güvenliğine ve can güvenliğine kavuşabilecek, sendikasız işçiler sendikalaşabilecek, maden arama ve işletme çalışmaları daha düzenli olabilecek ve bu çalışmalarda daha ileri teknolojiler uygulanabilecek, bilgi birikimi artacak, cevher yatağı daha iyi değerlendirilebilecek, cevher israfı azalırken kaynakların daha etkin kullanımı sağlanacak, yerli kaynaklar harekete geçirilmiş olacak, halkın ısınma sorununun çözümüne katkıda bulunulabilecektir.” (Devletleştirme Yasası Üzerine…,Yalçın Çilingir, Madencilik haberler, Sayı 8, Kasım 1978.)

Bu bakış açısının sonraki yıllarda doğrulandığını ve halen de geçerliliğini koruduğunu düşünenlerdenim. Nitekim belirlenen sahaların ilgili kuruluşlara devredilmesi sonrasında binlerce işçi daha iyi çalışma koşullarına kavuştu ve sendikalara üye olabildi; mineral sahaları görece daha iyi aranabildi, rezerv miktarlarında çok büyük artışlar oldu; daha ileri madencilik teknolojileri uygulanabildi; demir cevheri, linyit ve bor tuzları üretiminde çok büyük artışlar oldu; petrol ambargosu sonucu oluşan enerji krizi, devletleştirilen sahalardan çıkarılan linyitlerin yakıldığı Çayırhan, Yatağan, Kemerköy, Orhaneli, Soma ve Çan termik santralleri ile –geçici olarak- aşılabildi; en önemli mineral kaynağımız olan borlarımız daha ileri düzeyde işlenebildi, örneğin 2010 itibariyle yıllık ihracatı, %95’i bor kimyasalı olmak üzere 600 milyon doları aşabildi. Zor duruma düşen bir işletme ve bankalar da devletleştirildi. Ama Türkiye’de daha ileri bir toplumsal düzen ne kelime, 12 Eylül sonrasında faşizm egemen oldu; KİT’lerin çoğu varlıklarını bile koruyamadı. (2008’deki küresel kriz sonrasında neoliberalizmin öncüsü ABD’de bile devletin ekonomiye doğrudan müdahale ettiği, bazı şirketleri kurtardığı, bazı bankaların hisselerini devraldığı da hatırlanmalıdır.)

KİT’ler varlıklarını koruyamazdı çünkü, küresel kapitalizm yeni bir kriz üretmiş, aşırı sermaye birikimi sorununu çözmek, kapitalizmin sınırlarını genişletebilmek için –diğer bir deyişle toplumsal sistemin yeniden üretimi için- başka önlemlerin yanında, sermayenin önünün açılması adına devlet işletmelerinin özelleştirilmesi de gerekmişti. Pek çok gelişmiş / gelişmekte olan ülkede olduğu gibi Türkiye’de de bu gerek yerine getirildi, getiriliyor.

Bu anlamda KİT’lerin defterlerinin 1980’li yıllarda dürüldüğü söylenebilir. Bu yıllarda yatırımları ve yeni işçi / personel alımları kısıtlanmaya başlamış; orta vadeli yatırım kredisi ihtiyaçlarını karşılamak üzere 1964 yılında kurulmuş olan Devlet Yatırım Bankası, ihracatı desteklemek üzere T. İhracat Kredi Bankası’na dönüştürülmüştü (Çünkü KİT’ler “out”, ihracat “in” olmuştu.). Personelinin ve yönetici kadrolarının niteliği ise 1970’li yıllarda MC iktidarlarıyla başlayan, ülkücü, Milli Görüşçü, Türk-İslam sentezci, milliyetçi-mukaddesatçı olarak adlandırılan her türden sağcıların kollandığı, diğerlerine hayat hakkı tanınmadığı süreçte zaten iyice düşmüştü. Son yıllardaki kayırmalar da bunların üstüne tüy dikmiş oldu. Bu yapının görünür vadede değişeceğine ilişkin herhangi bir belirti de yoktur. Yöneticilerin derdinin rasyonel yönetmek değil yandaş kayırmanın, çalışanların yükselmesi için liyâkat/çalışmak değil politikacı peşinde koşmanın esas olduğu bu yapıdaki işletmelerin topluma yararlı olabilmesi, küresel rekabet ile baş edebilmesi mümkün müdür?

***

Demek istediğim şudur: Toplumsal eşitsizlik ve adaletsizliğin kaynağı, hangi versiyonu olursa olsun, bu versiyonunda devlet işletmelerine ister yer olsun ister olmasın, kapitalizmdir. Dolayısıyla, toplumdaki mevcut olumsuzluklar eleştirilirken, bunların neoliberal politikalar, küreselleşme ve/veya özelleştirmeler ile başladığı anlamına gelebilecek, aşırı merkeziyetçi devlet yapısını yüceltecek, topluma yarar sağlamayan devlet işletmelerinin irrasyonel yapılarını ve icraatlarını savunacak ifadelerden kaçınılmalıdır.

Devlet işletmeleri, iktidar yandaşlarına değil toplumun bütününe ya da en azından dezavantajlı bir kesime fayda, toplumun bütününün dönüştürülmesine katkı sağladıkları sürece, asıl işlevleri göz ardı edilmeden ve fetişleştirilmeden desteklenmelidir. İktidarların iki yüzlülüğünü teşhir etme adına; yalnızca yandaşlara fayda sağlayan; kuruluşlarından bu yana on yıllar geçmiş olmasına karşın kendi teknolojisini üretebilmek, bir patent sahibi olabilmek, know-how satabilmek bir yana, kendi tesislerinin büyük ölçekli bakım ve onarımlarını bile yapabilecek teknik bilgileri kurumsallaştıramamış, her fırsatta yabancı şirketlerden hizmet satın almak zorunda kalmış kuruluşları savunmak, bunların başarılı olduğunu iddia etmek, iktidarların icraatlarını savunma işlevi görebilmektedir.

Türkiye’de devlet işletmelerinin çok büyük çoğunluğu ya özelleştirildi ya da tasfiye edildi. Geri kalanları da özelleştirilmeyi bekliyor. Küresel sistemde yeni bir yönelim olmadığı ve yerel dinamikler gidişatı etkileyemediği sürece Devletin ekonomide girişimci olarak yer almaması tercih edilecektir. Bu anlamda, gelecekte devlet işletmelerinin olmayacağı, en azından toplamdaki payının marjinal olacağı bir ekonomik yapının oluşması, küçük bir olasılık değildir. Varlıkları kapitalizmi aşma çabalarına katkısı olmayan devlet işletmelerinin yokluklarının bu çabaları zaafa uğratacağı da düşünülemez.

----------

Bu yazı 14.07.2011 tarihinde enerjienergy.com adlı web sitesinde yayımlanmaya başlamıştır.

0310692