Bu yazı, Devlet Yatırım Bankasının, 1960’lı yılların ikinci yarısında başlayıp 1987 yılında Türk Eximbank’a dönüştürülmesine değin her yıl düzenlediği Proje Geliştirme ve Değerlendirme konulu seminerlerin programı kapsamında yer alan ve 1984-1987 yılları arasında tarafımca anlatılan aynı başlıklı ders için hazırlanan notlar olup, anılan Banka yayınlarından “Yatırım Projelerinin Hazırlanması ve Değerlendirilmesi” (1985, c. 2) adlı kitapta yer almıştır.

 

 

Mehmet KAYADELEN

DYB Uzmanı

1. GİRİŞ

Taştan yapılmış bir balta, mızrak ya da avlanma düzeni gibi ilk buluşlardan yola çıkıp, bugünün bilgisayarlı, robotlu, yıldızlar savaşından söz edildiği teknolojik düzeye erişmesi insanoğlunun binlerce yılına mal olmuştur. Bugün bize oldukça basit görünen ilk aletler, çok sayıdaki buluş ve beceriyi veri alarak gerçekleştirilmiştir. Başlangıçta çok uzun süren ve kolektif çabaların ürünü olan buluşlar, insanlık tarihinin belirli dönemeçlerinden sonra ivme kazanmış ve tek tek kişilerin çabalarıyla kritik sonuçlar alınır olmuştur. Bu sonuçlar kimi zaman pratik sorunlara yanıt aranırken sistemleşmiş ve derinleşmiş; kimi zamanlarda da, seçilen hedef doğrultusunda oluşmuştur. Fakat her durumda, bu buluşlar bilimsel kuramların başlangıcını ya da sonraki gelişmelerin dayanağını oluşturmuştur.

Endüstri devriminin ardından, özellikle 19. yy sonlarından itibaren, pazar ve üretim olanaklarındaki genişleme ile birlikte, bilim ve teknoloji arasındaki ilişkiler daha organik bir duruma dönüşecektir. Öte yandan, özellikle düzenli orduların ortaya çıkışından beri, toplumların karşıt toplumlara askeri açıdan üstünlük sağlama istekleri de yeni buluşlara neden olmuştur. Nitekim çağımızda iz bırakan buluşlardan sayılan bilgisayar, İkinci Dünya Savaşının bir ürünüdür.

Sonuçta, rastlantılarla doğanın sırrını çözmeye ve ona üstünlük sağlamaya çalışan insanın yerini bugün, ne aradığını bilen, sistemli araştırmalar yapan ve bunlar için büyük miktarlarda paralar harcayabilen kişi ve kurumlar almıştır. Geçmişe oranla daha kestirme yollardan edinilen bilgi birikimleri, şu ya da bu kanalla tüm dünyaya yayılabilirken, yeni yeni buluşların ve birikimlerin de tohumlarını ekmektedirler. Öylesine ki, dünyadaki bilgi birikiminin her on yılda ikiye katlandığı söylenmektedir.

Öte yandan, buluşların ve bilgi birikiminin hız kazanmasına bağımlı olarak, buluş sahiplerinin haklarının korunmasına ilişkin kavramlar da filizlenmeye başlamıştır. Özellikle endüstri devrimiyle birlikte, emek, zaman ve para harcayarak bir buluşu gerçekleştiren kişinin herhangi bir kazancı olmazken, bunu uygulamaya dönüştürebilen sermaye sahibi oldukça kazançlı çıkıyordu. Bilimsel ve teknolojik gelişmeyi engelleyici olarak da görünen bu durum, kamu vicdanında haksızlık olarak kabul ediliyor ve bu çelişkinin giderilmesine yönelik sesler yükselmeye başlıyordu.

Özünde kişi hak ve özgürlüklerini temel alan Fransız Devriminin sonrasında, sınai mülkiyet hakkını tanıyan yasa Fransa’da kabul edilmiş ve sonrasında bu devrimin etkileriyle birlikte sınai mülkiyet kavramı da diğer ülkelere yayılmıştır.

Bu yazıda, yeni bir tesisin kurulması sırasında rastlayabileceğimiz, dahası, günlük yaşantımızda da sıkça karşılaşır olduğumuz patent, know-how ve markaların tanımları, yasalarla korunması ve kullanım hakları anlatılmaktadır. Ayrıca, sınai mülkiyet alanına giren bu konulara ilişkin anlaşmalar için yararlı olabilecek bilgiler de sunulmuştur.

2. PATENT

2.1. Tanım

İhtira beratı ve patent, dilimizde aynı anlamda kullanılan iki sözcüktür. Bulunduğumuz bilgi düzeyinden hareketle yeni maddeler, yeni yöntemler ya da yeni araçlar ve makineler ortaya koymaya buluş (icat, ihtira); bir kimseye ayrıcalık verildiğini belirten belgeye ise berat denildiğini biliyoruz. Çoğu dillere olduğu gibi dilimize de Fransızca’dan gelen patent sözcüğünün kökeninin Latince’deki “paten” ya da “patentis” sözcüklerinden geldiği ve açık, besbelli, aşikâr anlamlarında olduğu belirtilmektedir.

Kısa adı WIPO olarak ifade edilen dünya Fikti Mülkiyet Örgütü (World Intellectual Property Organization) patenti şöyle tanımlamaktadır: “Resmi bir daire ya da birçok ülke adına iş yapan bölgesel bir ofis tarafından istem üzerine verilen ve meydana getirdiği yasal bir durum içerisinde yalnızca berat sahibinin veya berat sahibinin yasal haleflerinin yetkisi ile işletilebilen, imal edilebilen, satılabilen ya da ithal edilebilen bir dokümandır.” Patent, kısaca şöyle de tanımlanabilmektedir: “Sanayi alanına giren her çeşit yeni buluşa devletçe (bazı ülkeler için bölgesel ofislerce) verilen ve o buluşa tekel hakkı vererek belirli bir süre koruyan bir belgedir.” Söz konusu süre genellikle 15-20 yıl arasındadır. Ülkemizde yürürlükte olan İhtira Beratı Yasasına göre bu süre 5, 10 ve 15 yıl olabilmektedir.

2.2 Tarihçe

Öncesinde birkaç istisna örneği bulunsa bile, buluşlara patent verilmesinin 15. yüzyılın sonlarında başladığı söylenebilmektedir. 1474 yılında Venedik Cumhuriyeti’nde buluş sahibinin hakkının güvence altına alınması gerektiği kabul edilmiş ve bu tarihten sonra Venedik’te patent verme yaygınlaşmıştır. Bu patentlerden birisini de ünlü bilgin Galileo Galilei’nin 1594’te su pompalama ile ilgili bir buluşu için aldığı belgelerde yer almaktadır.

Daha sonraları İngiltere’de 1623’te tekelciliği kısıtlayan yasanın içerisinde buluşlara patent verilmesi hükmünün yer aldığı görülmektedir. Patent verme işlemini düzenleyen bir yapısı olmamasına karşın bu yasa ile 1852 yılına değin buluşlara patent verilmiştir.

Öte yandan ABD’de ilk patent yasasının 1790’da yürürlüğe girmiş olmasına karşın, koloni döneminde ilk patentin 1641 yılında tuz üretimi işlemi için verildiği kayıtlarda yer almaktadır.

Türkiye’de buluşlara patent verilmesi ilk kez 23 Mart 1879 (10 Mart 1296) tarihinde kabul edilen ve halen yürürlükte olan İhtira Beratı Yasasıyla mümkün olabilmiştir. 1844 tarihli Fransız Patent Yasasının birkaç değişikliği dışında olduğu gibi çevrilmesiyle hazırlanan yasa, kimi ekleme ve değişikliklerle bir yüzyılı aşan süreden beri uygulanmaktadır. Sürekli değişen gereksinmelere yanıt verememesi bir yana, yasanın dilini anlayabilmek bile oldukça zordur.

Uluslararası ticaretin ve kültür alışverişinin gelişmesi ve yeni buluşlardaki hızın ivme kazanması sonucu, buluşların korunmasını ulusal sınırlardan uluslararası platforma çıkarmıştır. Bu amaçla 1883 yılında Paris’te toplanan bir konferans sonucunda bir sözleşme imzalanmıştır. “Sınai Mülkiyetin Korunmasına ilişkin 1883 Tarihli Paris Sözleşmesi” olarak bilinen bu sözleşme, daha sonraları teknolojideki gelişmelere paralel olarak 1900 yılında Brüksel’de, 1911 yılında Washington’da, 1925 yılında Londra’da, 1958 yılında Lizbon’da ve son olarak da 1967 yılında Stockholm’de değişikliğe uğramıştır. Şu anda 94 ülkenin taraf olduğu bu sözleşmeye Türkiye 1925 yılında katılmıştır. Sınai mülkiyetin anayasası niteliğindeki bu sözleşme, yeni buluşları taraf ülkelerde de korumanın yanında, uluslararası teknoloji transferine, bir anlamda, belirli düzenlemeler getirmektedir.

2.3. Patentlerde Aranan Özellikler

Bir buluşa patent verilebilmesi için bazı koşullar aranmaktadır. Bir başka anlatımla, her buluşa patent verilmemektedir. İhtira Beratı Yasası’nın “buluş”u tanımlayan ikinci maddesini bugün kullanılan Türkçe ile şöyle aktarabiliriz: “Sanayide yeniden bir sonuç ve eser meydana getirmek ve bunların oluşması için yeni araçlar bulmak ya da bilinen araçları yeni bir biçimde kullanmak buluş sayılır.”

Bu tanımdan yola çıkarak, bir buluşa patent verilebilmesi için şu koşulları taşıması gerektiği söylenebilir.

-  Patent konusu bir madde, bir yöntem ya da bir aygıt (cihaz) olabilir.

- Buluş yeni olmak zorundadır. Yürürlükteki İhtira Beratı Yasasının 37.  maddesine göre; berat başvurusunun yapıldığı tarihten önce, Türkiye’de ya da yabancı bir ülkede bir meslek adamı ya da o işten anlayan bir kimse tarafından gerçekleştirebilecek biçimde tanıtılmış ya da yayımlanmış buluşlar yeni sayılmamaktadır. Bir buluş başvuru tarihinden önce imal edilir, kullanılır ya da satışa çıkarılırsa yenilik özelliğini yitirmiş sayılır. Ancak deneme niteliğinde imal etmek ya da kullanmak bu özelliği yitirmesine neden olmaz. Bilimsel konferans, halkın önünde kullanma, herhangi bir yerde yazılı ya da sözlü olarak tanımlanması ya da tanıtılması vb gibi herhangi bir eylem, tanıtma eylemi sayılmakta ve hakkın yitirilmesine neden olmaktadır.

- Buluş sanayide uygulanabilmelidir. Bir buluşun beratlandrılabilmesi için, o buluş yalnızca kuramsal bir değer taşımamalı, sanayi alanında kullanılabilmelidir. Sanayi alanını geniş anlamıyla kabul etmemiz gerekmektedir. Örneğin, Danıştay’ın ilgili dairesi 1973 yılında aldığı bir kararla, “Suni bir Muhitte Balık Yetiştirmek İçin Usul ve Cihaz” adlı bir buluşun sanayi alanına girmediği, tarım alanını ilgilendirdiği gerekçesiyle patent konusu olamayacağı yolundaki bir idari işlemi iptal etmiştir.

2.4. Patent Verilemeyen Buluşlar

Aranan özellikleri taşımasına karşın kimi buluşlar patent konusu olamamaktadır. Ülkelerin yürürlükte olan yasalarına göre değişiklik göstermesine karşın, patenti yasaklanan buluşlar büyük oranda benzerlik taşımaktadır. Bu konudaki farklılıklar ve tartışmalar ilaç vb maddelerde yoğunlaşmaktadır. Kimi ülkeler (Türkiye, Japonya, İtalya, İngiltere, İsviçre, İspanya, SSCB, Yugoslavya) halkın sağlığını ilgilendiren maddelerin imali ayrıcalığının belirli ellerde toplanmasını önlemek amacıyla ilaçlara patent vermezken, kimi ülkeler de (F. Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda, ABD) kimi koşullarla ilaçlara patent vermektedir.

Kısaca belirtmek gerekirse, İhtira Beratı Yasamıza göre;

-  Tıp ve veterinerlik alanında kullanılan ilaçlara ve bu ilaçların ana hammaddelerine,

- Mali işlemlere ve kuyumculukla ilgili işlere,

- Ahlâk ve adaba (törelere), kamu güvenliğine ve halk sağlığına aykırı buluşlara,

- Kuramsal nitelikte olanlara ve sanayie uygulanamayan buluşlara

patent verilmemektedir.

2.5. Uygulama

Patent hakkını, o konuda ilgili makama ilk başvuruyu yapan gerçek ya da tüzel kişiler elde edebilir. Türkiye’de ilgili makam, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı Sınai Mülkiyet Dairesi Başkanlığıdır. Bu nedenle başvuruların adı geçen Bakanlığa, ya da bu bakanlığın taşra örgütlerine, taşra örgütlerinin bulunmadığı yerlerde ise Valiliklere ya da taahhütlü posta ile doğrudan Daire Başkanlığına yapılması gerekir.

Bakanlığa usulüne uygun olarak yapılan başvurular, öncelikle biçim yönünden, daha sonra da esas yönünden incelenir. Biçim yönünden eksiği bulunmayan başvuruların esas yönden incelenmesinde şu yol izlenmektedir:

-Buluşun yeni olup olmadığı araştırılır. Yürürlükteki İhtira Beratı Yasası yenilik incelemesini öngörmemesine karşın bu işlem, katıldığımız uluslararası sözleşmelerle mevzuatımıza getirilmiştir. Yenilik incelemeleri yurt içinde ilgili bir kuruluşa (üniversiteler, kamu kuruluşları) yurt dışında ise La Haye’deki Avrupa Patent Ofisine yaptırılmakta ve her türlü masraf ve ücretleri buluş sahibine ait olmaktadır.

Yeri gelmişken belirtelim ki, bu uygulama uzunca sayılabilecek bir süreden beri yoğun olarak tartışılmaktadır. Tartışmanın odak noktasını, yasanın öngörmemesine karşın yenilik incelemesinin yaptırılması oluşturmaktadır. Bir görüşe göre, idarenin yenilik incelemesi yaptırmaya hakkı yoktur. Yargı kararlarıyla da desteklenen ikinci görüşe göre de, idarenin buna hakkı vardır ve zaten yeni olup olmadığı başka türlü anlaşılmaz. Birinci görüşü savunanlar, idarenin bunu araştırabilecek çağdaş dokümantasyon merkezine sahip olmadığını ve inceleme yaptırılan kuruluşların durumlarının da buna yeterli olamayacağını öne sürmektedirler.

Dünyada halen bu konuda dört uygulama bulunmaktadır. Birincisi, istemi esas yönden incelemeksizin patentin verildiği sistemdir. İkincisinde, istem esas yönden (yenilik araştırması da dâhil) incelemekte ve bundan sonra patent verilmektedir. Üçüncü sistemde ise, istemin esas yönden incelenmesinin sonradan yapılması koşuluyla patent verilmektedir. Dördüncü sistemde, esas yönden incelenmeksizin istem kabul edilir, kamuya duyurulur ve belirli bir süre içinde itiraz olmazsa patent verilir.

-  Yenilik incelemesi sonucunda buluşun yeniliği onaylanırsa, buluş tescil edilir ve patent verilir. Yenilik incelemesi olumsuz sonuçlanırsa, itiraz ve/veya istem değişikliği hakkının kullanılmasından sonra da durum değişmezse, başvuru ret edilir.

- Tescil edilen patentler, ülke savunması ile ilgili değilse, iki ayda bir yayımlanan “Resmi Sınai Mülkiyet Gazetesi”nde ilan edilir.

Patentler yayın yoluyla halka duyurulduktan sonra satın alınıp okunabilir, kopyası çıkarılabilir, kaynak göstermek suretiyle bir kitap ya da makalede yayımlanabilir; patent içindeki deneyler küçük çapta denenebilir.

Geçerli bir özre dayanmaksızın üç yıl içinde uygulanmayan patentlerin işletme izninin başkalarına verileceği ilan yoluyla duyurulur. Patentler yıllık taksitlerinin yatırılmaması durumunda iptal edilmektedir. Patentler, yalnızca tescil edildikleri ülkenin sınırları içinde korunurlar. Yürürlükte bulunan Yasaya göre Türkiye’de koruma süresi, patent sahibinin isteğine bağlı olarak 5, 10 ya da 15 yıl olabilmektedir.

Paris sözleşmesinin 4. Maddesine göre, Sözleşmeye dâhil ülkelerden birinde, usulüne uygun olarak bir patent başvurusunda bulunan kişi, ilk başvuru tarihinden itibaren 12 aylık bir süre içinde Sözleşmeye taraf diğer ülkelerde de patent başvurusunda bulunması durumunda, o kişinin rüçhan (öncelik) hakkı doğmaktadır.

2.6.  Patentlerin Yarar ve Sakıncaları

Patent yasaları, yeni buluşlara yönelik çabaların özendirilmesini ve bunların ürünlerinin korunmasını esas alırken, öncelikle buluş sahibinin giderek de ülkesinin çıkarlarını gözetmektedir. Koruma süresince buluş üzerinde tasarrufta bulunma hakkı yalnızca buluş sahibine ait olmakta, yaptığı masrafların karşılığını alabilmekte, sırları saklama çabasına ayrıca girmemektedir. Tekel hakkı niteliğindeki bu hak, doğası gereği sakıncalarını da bünyesinde taşımaktadır. Bu sakıncaları şöyle özetlemek mümkündür:

- Patentlerin kullanılmalarına izin veren lisans anlaşmaları süresince ürün fiyatları yapay olarak yükselmektedir.

- Bazı firmalar, kendi çıkarlarını gözeterek, bir buluşu satın alıp rafa kaldırmakla o buluştan, en azından bir süre için, toplumun yararlanmasına engel olabilmektedir.

- Konuya uluslararası planda bakıldığında, patent uygulaması genelde gelişmiş ülkelerin lehine, gelişmekte olan (ya da az gelişmiş) ülkelerin aleyhine işlemektedir. Aslında bu durum, bu tür ülkeler arasındaki dengesizliğin sınai mülkiyet alanına yansımasından başka bir şey değildir.

Sanayileşmiş ülkeler dünya nüfusunun dörtte birini oluşturmalarına karşılık, tüm patentlerin yüzde 99’una sahiptirler. Örneğin, 1982 yılı sonu itibariyle, ABD’de yürürlükteki patent sayısı 1.200.00 ve Japonya’da 400.000 dolayında iken, Türkiye’de, üstelik çoğunluğu yabancı patent olmak üzere, yalnızca 6.945’tir. Bunlardan da yıllık taksitlerini yatırıp gerçek koruma altında bulunanlar yaklaşık 2.000’dir. İhtira Beratı Yasamızın yürürlüğe girmesinden bu yana geçen süre içerisinde Türkiye’de verilen patentlerin sayısı ise 22.000 dolayındadır (Bu sayı aynı zamanda bir Japon firmasının 1983 yılındaki patent başvuru sayısıdır.)

Gelişmiş ülkelerde yoğunlaşan buluşların patentlerle korunması, bunların gelişmekte olan ülkelerde de uygulanmasını engelleyici bir unsur olarak görülmektedir. Dahası, lisans anlaşmaları yoluyla bu ülkelerin sanayilerinin bir anlamda denetlenmesine ve yönlendirilmesine yol açmaktadır.

2.7. Patent Anlaşmaları

Patent alınmış buluşların korunma süreleri içinde başkaları tarafından kullanılması, hak sahibinin iznine bağlı olduğundan bu, ancak patent lisansları yoluyla mümkün olabilmektedir. Patent lisansı anlaşmalarında taraflar (lisans alan ve lisans veren) çıkarlarını korumak açısından, genellikle çelişen koşulları öne sürebilmektedirler. Anlaşmaların içeriğini ülkelerin farklı patent düzenlemeleri, tarafların pazarlık gücü, rakip olabilecek başka patentlerin bulunabilirliği ve hatta tarafların sözleşme yapabilmedeki hukuksal becerileri gibi etmenler etkileyebilmektedir. Lisans anlaşmalarında, lisans alanın üzerinde durması gereken koşulların bir bölümü aşağıda verilmiştir.

- Söz konusu patentin, sözleşmede belirtilen ülkelerde tescil ettirildiğine ilişkin lisans verenin beyanı.

- Lisans verenin, almış olduğu ilgili tüm patentlerin listesi ve bunların tescil tarihleri ile kalan koruma süreleri.

- Lisans alanın, ülkesinde ya da ihraç alanlarında, lisans konusu patente olacak tecavüzleri lisans verenin engellemesi ve bunun için gerekecek harcamaları lisans verenin karşılaması ya da karşılıklı bölüşülmesi.

- Lisans konusu patentin, üçüncü tarafların patentine tecavüz etmediğini lisans verenin beyan etmesi; tersinin kanıtlanması durumunda, lisans alanın bütün zararlarını lisans verenin karşılamasının gerektiği.

- Lisansın söz konusu olduğu ülkede, herhangi bir hukuksal nedenle patent hakkının sona ermesi durumunda, uygulanan royalti de dahil olmak üzere, lisans alanın, patent sözleşmesinden doğan sorumluluklarının sona ermesi gerektiği.

- Lisans konusu olmuş bütün patentlerin koruma süreleri sonuna değin geçerliliklerini koruyabilmesi için ödenmesi gereken harçlar ile, hukuksal/idari yükümlülüklerin kendisi tarafından yerine getirileceğini, lisans verenin kabul etmesi.

- Patentin geliştirilmesinden doğacak hakların da, royaltide herhangi bir artış olmadan, lisans alana verileceğinin kabul edilmesi.

Bunların dışında ülke çıkarlarının korunmasını sağlamak açısından ilgili kamu kuruluşunun (Türkiye’de DPT Yabancı Sermaye Dairesi) bir lisans sözleşmesinde bulunmasını (ya da bulunmamasını) istediği koşullar olabilmektedir. (En fazla royalti miktarı, sözleşmenin süresi, ödeme türü ve ödemelerin yapılacağı para birimi, ihraç sınırlamasının olmaması vb gibi)

3. KNOW-HOW

3.1. Tanım ve Genel Bilgiler

Teknoloji transferlerinde önemli kanallardan biri olarak bilinen “know-how” İngilizce bir terim olup “nasıl yapıldığını bilmek” anlamına gelmektedir. Türkçede “teknik bilgi”, “püf noktası”, “ustalık bilgisi” gibi karşılıklar zaman zaman kullanılmaktaysa da bunlardan hiç biri henüz tam olarak benimsenmemiştir. Dünyada son 40-50 yıldır kullanılan bu terim değişik biçimlerde tanımlanabilmektedir.

Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü (WIPO) know-how’ı teknik bilgi olarak adlandırmakta ve şöyle tanımlamaktadır: “Know-how, sınai mülkiyetle ilgili tekniğin uygulanması ve bu tekniğin kullanılmasına yarayan bilgi ya da üretim usulleridir.” Know-how, kısaca şöyle de tanımlanabilmektedir: “Belirli bir sınai yatırım ve bunun işletilmesi ile ilgili deneyim ve yararlı bilgilerdir.”

Tanımı nasıl yapılırsa yapılsın, know-how olarak lisans anlaşmasına konu olacak bilgilerin şu üç koşulu yerine getirmesi beklenir:

a) Endüstriyel yararı olmalıdır. Yani, dünyanın herhangi bir yerinde kullanılıyor olmalıdır ve bundan yararlanmayı düşünenin teknik hedefine hizmet edebilmelidir.

b) İçindeki bilgilerin bir kısmının gizliliği nedeniyle, kullanıcısına rekabette (üretim tekniğinde ya da ürünün pazarlanmasında) bir takım üstünlükler sağlamalıdır.

c) Mülkiyet konusu olmuş teknik bilgiler olmalıdır. Açıklanma hakkı ve yetkisinin lisans verene ait bilgiler olmalı; korsan bilgi ya da halkın malı olan bilgiler olmamalıdır.

Bilindiği gibi, bir tesisin kurulması sırasında başlıca iki grup bilgiye gereksinim duyulabilmektedir. Bunlardan birincisi tescil edilmiş, bir başka deyişle patent konusu olmuş bilgiler olup, sahibinin onayı olmadan kullanılamazlar. Diğer grup bilgiler ise, genellikle parça parça bilinen, fakat niçin ve nasıl bir araya getirildiği gizli tutulan bilgilerdir. Know-how’ın esasını işte bu ikinci grup bilgiler oluşturmaktadır.

Know-how’da verilere, teknik resim ve çizimlere indirgenebilen, elle tutulabilir bilgilere ek olarak; bilgi, örgütlenme ve işletime dayalı becerilerin bileşimi olan ve insan malzemesi üstünde gösterilebilen, elle tutulamayan kısımlar da vardır (özel kaynak tekniği vb gibi.)

Gelişmekte olan ülkelerde, teknolojik birikim sağlamada en önemli araç know-how anlaşmaları olagelmiştir. Bunun bir nedeni bilgi birikimlerinin fazla olmaması nedeniyle patentten know-how üretme şanslarının az oluşu ve dolayısıyla patent lisanslarına az ilgi göstermeleridir. Diğer bir neden de, kendilerinin geliştirdikleri gizli endüstriyel bilgilerin sahibi ve kullanıcıları olan ünlü firmaların, teknolojinin kaynağı olarak bilinmeleridir. Bu firmaların çoğu uluslararası piyasada yerleri olan büyük kuruluşlardır ve ünlü markalar haline gelmişlerdir. Dahası, bu firmalarla yapılan know-how anlaşması, gelişmekte olan ülkelerdeki firmaya ürün ve prosesteki gelişmeleri aktarma şansı vermektedir. Çünkü bu ünlü firmalar, ekonomik çıkarları ve pazar paylarının güvenliği açısından araştırma ve geliştirme çalışmalarına önem vermektedirler.

Kuramsal çalışma, araştırma-geliştirme ve çalışan tesislerden know-how üretmek, satın almaya seçenek olabilecek diğer know-how kaynaklarıdır. Gerekli bilgi birikimini sağlamış ve geliştirmenin maliyet, zaman ve riskine katlanabilecek kuruluşlar know-how’ı kendileri geliştirebilirler. Beceri ve girişimciliğin bol olduğu gelişmiş sanayi ülkelerinde, genellikle, geliştirme ve satın alma kıyaslamaları yapıldıktan sonra eyleme geçilir. Gelişmekte olan ülkelerde ise, lisans temini daha kestirme yol olarak görülür ve kaynak olarak da patent sahibine başvurulur.

3.2. Know-How Anlaşmaları

Know-how anlaşmaları bir patenti ve/veya mühendislik hizmetlerini içerebileceği gibi, yalnızca bilgi aktarımını da öngörebilmektedir. Ayrıca, know-how anlaşması bir tesisin bütününe ya da kritik birkaç birime ilişkin olarak da düzenlenebilmektedir.

Know-how anlaşmalarının kapsamı know-how’ın konusuna ve tarafların istek, tercih ve durumlarına göre değişebilmekle birlikte, eksiksiz olması istenen bir know-how anlaşmasında, aşağıda belirtilen sorulara yanıt bulunabilmelidir:

- Know-how anlaşması mühendislik ve teknik hizmetleri kapsamakta mı, yoksa bunlar ayrı sözleşme konusu mu olmaktadır?

- Sözleşmede kabul edilebilir bir gizlilik koşulu var mıdır? (Know-how’ın değeri, lisans verenin elinde tuttuğu bilgilerin gizli oluşundan kaynaklanmaktadır. Bu nedenle lisans veren, sözleşme süresi içinde ya da bu bilgilerin herkesçe bilinmesine değin, söz konusu bilgilerin gizli kalmasını ister. Gizlilik koşulu know-how anlaşmalarının başta gelen hükümlerindendir.)

- Lisans alanın tali lisans verme hakkı var mıdır? (Sözleşmede tersine bir hüküm yoksa, lisans alanın buna hakkı yoktur.)

- Know-how tüm tesise mi yönelik, yoksa belirli kritik alanlarla sınırlandırılmış mı?

- Sözleşme, ürünü, prosesi, kapasiteyi, başlangıç malzemeyi tanımlıyor mu?

-  Know-how tam olarak tanımlanıyor mu?

- Know-how, yazılı bilgileri,  personelin tesiste ve yurt dışında eğitimini, organizasyona ilişkin bilgileri kapsıyor mu?

- Know-how’ın aktarılma biçimi tanımlanıyor mu?

- Lisans veren, lisans alanın kimi haklarında (pazar, üretim miktarı, kullanım alanı, süre vb) sınırlama getiriyor mu? Bunlar, ücret, piyasa vb de dikkate alınarak kabul edilebilir ölçülerde midir? (Normal olarak lisans verenin bu konularda sınırlama getirme hakkı vardır.)

- Sözleşmenin süresi tanımlanmış mı? Yürürlük tarihi belirlenmiş mi? Sözleşme süresi, teknolojinin özümsenmesi için uygun mu?

- Gizlilik dönemi sözleşmenin süresinden daha fazla mı? Böyle ise, kabul edilebilir mi?

- Sözleşme süresinin sonunda lisans alan know-how’ı daha yüksek miktardaki üretim için ya da daha başka yerlerde kullanabilir mi?

- Lisans verene ödenecek ücret (royalti) tanımlanmış mı?

- Lisansör, proses (ya da ürün) için performans garantisi veriyor mu? (Lisans alan, önemli ve öncelikli parametreleri seçme hakkına sahiptir.)

- Performansın tanımlanması sözleşmede yer almış mı? (Üretim miktarı, randımanlar, enerji, yakıt, malzeme tüketimi, ürün kalitesi, çevre kirliliği vb)

- Test işlemlerinin yapılış biçimi sözleşmede belirtilmiş mi?

- Know-how’ın işleyişinde meydana gelecek hata ve eksiklikler için, lisans alanın hakkını arama yolları sözleşmede belirtilmiş mi?

- Performansa ilişkin parametrelerin kritik değerlerini lisans alan tanımlamış mı?

- Garanti edilen performansın tutturulamaması durumunda, yükümlülüğünü yerine getirme biçimi konusunda lisans verenin tercihi var mı? (Bu sorunun normal çözümü, lisans verenin eksikliklerini gidermesi için çaba göstermesidir. Buna seçenek olarak, lisans veren aldığı ücretin bir kısmını lisans alana geri verir, ya da hakem kurulunun belirleyeceği tazminatı öder. Bu yollardan birini ya da bunların değişik kombinasyonlarını seçmek lisans verenin tercihindedir. Ancak kıt kaynakların yatırıldığı ve bilgi birikiminin az olduğu gelişmekte olan ülkeler için, lisans verenin bu tek taraflı tercihi genellikle istenmeyen bir durumdur. Bu nedenle, daha yüksek miktarda royalti ödemek gerekse bile, eksikliklerin giderilmesine ya da en aza indirilmesine değin lisans verenin yükümlülüğünün devam ettirilmesi, sözleşmeyle sağlanmalıdır. Tüm uğraşmalara karşın eksikliklerin giderilememesi durumunda, lisans verenin, know-how için aldığı ücretin tamamını ya da bir kısmını ödemesi tercih edilen yöntemdir. Lisans veren projede ortak olmadığı sürece, bu konuya özel dikkat edilmesi gerekmektedir.)

- Teknik konulardaki anlaşmazlıkların hakem kararıyla çözümlenmesi için belirli yollar öngörülmüş mü?

- Know-how bir patent ile desteklenmemişse, know-how’ın üçüncü taraflara ait bir patente tecavüz etmesi durumunda, lisans alanın zararlarını lisans veren karşılayacak mı?

- Know-how aktarımının etkili olabilmesi için, lisans veren personelini tesis alanına gönderecek mi? Lisans verenin göndereceği personel konusunda lisans alanın görüş bildirme yetkisi var mı?

- Lisans veren, işletme kılavuzu, bakım-onarım kılavuzu, kalite kontrol standartları, işletmeye alma, pazarlamada destek sağlama vb konularda hizmet verecek mi? Bu konulardaki ücret, know-how ücretine dâhil mi?

- Lisans alanın tesislerinin genişletilmesine ilişkin hüküm sözleşmede var mı? Lisans verenin daha sonraki hizmetleri için koşullar ve bunların ücretleri öngörülmüş mü?

- Bilgilerin karşılıklı olarak aktarılmasına ilişkin bir hüküm var mı ve lisans alandan lisans verene doğru bir kullanım hakkı söz konusu edilmiş mi?

- Lisans alanın personeli, daha sonraları proseste oluşacak gelişmeleri öğrenmek için, eğitilecekler mi? Nerede? Eğitim masrafları kime ait olacak?

4. MARKALAR

4.1. Tanım

Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü “marka”yı şöyle tanımlamaktadır. “Bir ticari ya da sınai kuruluşun, ürünlerini başkalarınkinden ayırt etmek için kullanılan bir işarettir.” 3 mart 1965 tarihinde kabul edilen 551 sayılı Markalar Yasamızın birinci maddesinde ise marka şöyle tanımlanmaktadır: “Sanayide, küçük sanatlarda, tarımda, imal, izhar, istihsal olunan veya ticarette satışa çıkarılan her nevi emtiayı başkalarınkinden ayırt etmek için bu emtia ve ambalajı üzerine konulan, emtia üzerine konulamadığı takdirde ambalajlarına konan ve bu maksada elverişli bulunan işaretler marka sayılır.”

Bir hizmet kuruluşunun yaptığı faaliyetleri, benzer nitelikte hizmet sunan diğer kuruluşlarınkinden ayırt etmeye yarayan işaretlere de hizmet markası denir; ve söz konusu yasanın 46. maddesine göre kapsam dışı tutulmakta ve korunmamaktadır.

Markalar, menşe (köken) adları ve mahreç işaretleriyle karıştırılmamalıdır. Bilindiği gibi menşe adı, yerel ya da geleneksel ve belirli üretim koşullarına bağımlı olarak özel bir ayrıcalık gösteren, belirli yerde üretilen ya da yetiştirilen ürünü belirlemek için kullanılan addır. Örneğin; Isparta halısı, Edirne peyniri, Tosya pirinci, Bursa şeftalisi gibi. Mahreç işareti ise, bir ürünün hangi bölge ya da yerden geldiğini belirtmek için kullanılan bir işarettir. Örneğin; Bağdat hurması, Türk rakısı, Seylan çayı, İskoç viskisi gibi. Menşe adı ve mahreç işaretleri, ilgili bölge halkı ve üreticilerince bazı koşullarla serbestçe kullanılmakta, bunların haklarının kötüye kullanılmasını önlemek amacıyla da korunmaktadırlar.

Markaların tescil edilme zorunluluğu yoktur, ancak markanın yasalarla korunması isteniyorsa tescil edilmeleri gerekmektedir.

4.2. Marka çeşitleri

Markalar yasamızın 2. maddesine göre markalar kullanılışlarına göre üç gruba ayrılmaktadır:

1) Ferdi Markalar: Gerçek veya tüzel kişilerin tek başlarına ve bağımsız olarak kullandıkları markalardır.

2) Müşterek Markalar: Gerçek veya tüzel kişilerin bir tüzel kişilik oluşturmadan, aralarında yaptıkları sözleşme esasları dâhilinde, aynı ya da benzeri eşya için ayrı ayrı kullandıkları aynı markalardır.

3) Birlik Markaları: Söz konusu eşyayı imal eden, hazırlayan, üreten veya ticarette satışa çıkaranların, çıkarlarını korumak, onları teşvik etmek ve aralarında denetlemeyi sağlamak için kurulmuş tüzel kişiliği olan, ayrı bir işletmesi olan ya da olmayan bir kuruluş tarafından kullanılan markalardır.

4.3. Markalarda Aranan Özellikler

Bir işaretin marka olarak tescil edilebilmesi için, gerek biçim ve gerekse de içerik yönünden bazı koşullar aranmaktadır. Markalar Yasasının 4, 5 ve 6. maddeleri aşağıda nitelendirilen markaların tescil edilemeyeceğini öngörmektedir:

- Etiket, kapak, kab, muhafaza, zarf ve alüminyum ambalajlar veya doğrudan doğruya mallar üzerine, basım veya çeşitli araçlarla yapıştırılmak suretiyle ya da dökme, oyma, dokuma, boyama veya diğer yollarla konamayan işaretler;

- Ticaret unvanları hariç olmak üzere, beşten fazla kelime içeren işaretler;

- Salt belirli bir renkten, tek başına bir harften, rakam veya rakamlardan oluşan işaretler;

Markalara biçim yönünden yukarıda belirtilen yasaklar konmaktadır; ancak, özel bir biçim verilen veya herhangi bir simge, süs, çizgi ya da resim veya renkle biçimce birlikte olan tek başına harf, rakam ve renklerin marka olarak tescili mümkündür.

- Amacı ve kullanılış tarzı itibariyle yasa ve tüzüklere, ahlâk ve adaba, kamu düzenine aykırı olan, ulusal duyguları zedeleyecek ya da kamunun malı olan güzel sanat eserlerinin ya da tarihi anıtların değer ve saygınlığını düşürecek işaretler;

- Halkı aldatacak nitelikte olan işaretler, özellikle markanın tescilini isteyen kimseye ait olmayan tasdikname, diploma, takdirname, madalya gibi hususları içeren veya yabancı ürün ve mamulatın Türkiye için, Türk ürün ve mamulatın yabancı ülkelerde üretildiği veya imal edildiği kanısını uyandıracak biçimde düzenlenen; ya da markanın tescilini isteyen kimsenin ikamet, üretim, imal veya ticaret yöresi ile ilgisi bulunmayan köken (menşe) işaretlerini kapsayan işaret ve adlar;

- Aynı mallara ilişkin olarak Türkiye’de tescil edilmiş veya tescil için başvuru yapıldığı halde henüz kesin bir karara bağlanmamış markalarla, bunların biçim veya söyleniş ya da anlamı itibariyle ilk bakışta ayırt edilemeyen benzerleri;

- Yalnızca markanın üzerine konacağı eşyanın çeşidi, cinsi, niteliği, miktarı, değeri ve kökenini (menşeini), sevk ve tahsis olunduğu yeri ve zamanı gösteren işaret ve kayıtlardan ibaret bulunan markalar;

- Ticaret dünyasında herkes tarafından kullanılan veya belirli bir meslek, sanat ya da ticaret grubundan olanları ayırt etmeye yarayan işaret ve adlar;

- Belirli bir tip eşyayı gösteren veya eşya adı haline gelmiş işaret ve adlar.

Ayrıca, yabancı resmi işaretler, ulusal nitelikteki işaretler, fikir ve sanat eserlerinden oluşturulan işaretler ile dünyada veya yurt içinde tanınmış yabancı ve yerli markaların tescili, hak sahiplerinin yazılı iznine bağlıdır.

4.4. Çeşitli Bilgiler

Markaların tescilini Türkiye’de Sanayi ve Ticaret Bakanlığı Sınai Mülkiyet Dairesi yapmaktadır.

Herhangi bir işaretin marka olarak tescilinde, markanın bir bütün olarak bıraktığı izlenim dikkate alınmaktadır.

Markaların koruma süresi 10 yıl olup, bu sürenin bitiminde istenirse (3 yıl içinde) aynı süre için tescil yinelenebilmektedir.

Marka sahibi, markasını koruma süresi içinde –yasa hükümlerine uygun olmak kaydıyla- tescilin kapsamına giren eşya ve ambalajları üzerinde kullanmak, bu eşyayı satmak, ticaret alanına çıkarmak, ilan ve reklamlarda kullanmak, lisans vermek ve devretmek hakkına sahiptir.

Markaların hak sahiplerinden başka kişilerce kullanılması ya da başkasına ait tescilli bir markanın ilk bakışta kolayca ayırt edilemeyecek biçimde benzerinin kullanılması, markalara tecavüz olarak nitelendirilmekte ve bu eylemlerde bulunanlara hapis ve para cezaları öngörülmektedir.

Markalar için de öncelik (rüçhan) hakkı geçerlidir. Türkiye’nin dahil olduğu uluslararası anlaşmalara üye olan devletlerden birinde yapılan başvurudan itibaren altı ay içinde Türkiye’de de başvuru yapılırsa, öncelik hakkı doğmaktadır.

5.  LİSANS ANLAŞMALARINDA FİYATLANDIRMA

5.1. Genel

Patent, know-how ve marka gibi hakların kullanım izinleri (kiralanmaları) lisans anlaşmaları yoluyla mümkün olabilmektedir. Lisans ücretleri dilimizde de yaygın olarak kullanılan “royalti” (royalty) sözcüğü ile anılmaktadır. Patent hakkı, lisans hakkı, bulgu belgesi parası gibi terimlere bu alanda zaman zaman rastlanılmaktadır.

Royalti, aslında, krallık dönemlerinde krala ait olan hakların kullanım ayrıcalığını elinde bulunduranların, bu ayrıcalık için krala ödedikleri pay ya da para anlamında türetilmiştir. Bu, özellikle, devlete ait olan madenlerin işletme hakkı (ayrıcalığı) karşılığında ödenen para (Türkçe’de “Devlet hakkı”) anlamında yaygın olarak kullanılmış, daha sonraları tüm sınai haklar için de kullanılır olmuştur.

Lisans anlaşmalarında iki tür ödeme (royalti) söz konusu olabilmektedir: 1) Götürü (ya da peşin ödemeli) lisans ücreti; 2) Üretimden ödemeli lisans ücreti. Bu iki türün birlikte uygulandığı durumlar da olabilmektedir (Örneğin, az miktarda peşinata ek olarak, üretimden ödemeler.)

Bu fiyatlandırma türlerinin uygulama biçimleri ile üstün ve sakıncalı yanları aşağıda açıklanmıştır.

5.2. Götürü Türdeki Lisans Ücretleri

Peşin ödemeli lisans ücreti olarak da adlandırılmaktadır. Tesisin işletmeye alınmasından önce ödenen ve tek bir bedel ile ifade edilebilen ödeme türüdür (“lump-sum royalty” ya da “paid-up royalty”). Bu ödeme türünün üstün ve sakıncalı yanları olarak şunlar söylenebilmektedir:

1) Üstünlükleri

a) Satın alınacak teknolojinin maliyeti (ya da döviz olarak ödenecek miktar) peşinen bilinir.

b) Lisans alanın muhasebe kayıtlarının, lisans veren tarafından incelenmesi önlenmiş olur.

c) Satış fiyatının artmasıyla, lisans verenin geliri artmış olmaz.

d) Rakip firmaların lisans tekliflerinin kıyaslanabilmesi daha kolaydır; çünkü, zaman ve üretim miktarı işin içine girmemektedir.

2) Sakıncaları

a) Lisans veren, ücretini peşin almış olacağı için, sözleşme süresi içinde, lisans verdiği firma ile ilişkisini aksamadan sürdürmesi zor olacaktır.

b) Lisans alanın, lisans verenin katkısı ile, piyasasını genişletmesi (örneğin, proses ya da ürün geliştirerek) engellenebilir. Çünkü bu durum lisans verene ek bir gelir sağlamayacaktır.

c) Lisans veren, ülkedeki bir rakip firmaya, başka bir royalti bazında lisans verebilir ve bu da lisans alanın gelir ve pazarını tehlikeye sokmasına yol açar. (Normal olarak lisans verenin buna hakkı vardır. Bu sakınca ancak, bir ülkede bir tek kişiye verilen monopol lisanslarla giderilebilir. Bunun da fiyatı doğal olarak yüksek olacaktır.)

5.3. Üretimden Ödenen Lisans Ücretleri

Tesisin işletmeye alınmasından sonra yapılan ödeme türüdür (running royalty). Ödemeler değişik bazlarda ifade edilebilmektedir. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

- Üretime göre endeksleme: Üretilen (ya da satılan) bir birim ürün başına yapılacak ödemeyi ifade eder. Tesislerde üretilecek ürünler bir ya da iki türde olursa uygulanması kolaydır. Tersi durumda ve üstelik farklı kalite ve fiyatlar söz konusu olduğunda, uygulanmasında zorluklarla karşılaşılır. Piyasa fiyatlarındaki değişiklik ile royalti miktarının değişmemesi, bu formülasyon türünün üstün bir yanı olarak kabul edilmektedir.

-  Satış Fiyatına Göre Endeksleme:  Çok yaygın olarak kullanılan bir royalti formülasyon türüdür. Üretilen ürünlerin çeşitli olması durumunda en kolay uygulanabilen türdür.

- Üretim ve Satış Fiyatına Göre Endeksleme: Yularıdaki iki uygulama türünün birlikte uygulanmasıdır. Üretilen ürünün belirli miktarları geçmesi durumunda, azalan oranlarda royalti ödenmesini esas alır ve genellikle “teleskopik” royalti oranları olarak anılırlar. Bu tür uygulama, lisans alanın tesislerini genişletmesini özendirir.

- Kümülatif Royaltiler: Yıllık teleskopik royaltilere bir seçenektir. Bu tür uygulamalarda royalti oranları, üretimin başlama tarihinden itibaren hesaplanan üretime (ya da satışa, sözleşmede hangisi esas alınmışsa) göre değişir. (Örneğin ilk 800.000 birim için yüzde 3, sonraki 150.000 birim için yüzde 2,5 … gibi.)

- Kâra Dayalı Endeksleme: Çoğu durumda en yararlı ve en mantıklı royalti formülasyon türüdür. Çünkü kârın söz konusu olmadığı durumlarda royalti sorumluluğu da olmayacaktır. Firmaların gerçek kârının ve özellikle çok sayıda türde üretim yapan ve bunlardan yalnızca biri için lisans almış olan bir firmanın kârının belirlenmesindeki zorluklar nedeniyle yaygın bir uygulama değildir.

1) Üstünlükleri:

a) Lisans veren, lisans alanın riskini paylaşır.

b) Lisans alanın ürünlerinin piyasadaki gelişmenin gerisinde kalması durumunda, lisans verenin royalti miktarında indirim yapmasıyla, ürünün piyasası korunabilir.

c) Lisans verenin, sözleşmedeki yükümlülüklerini yerine getirmemesi durumunda, royalti ödemeleri durdurulabilir. Ayrıca lisans alanın işi tasfiye etmesi durumunda royalti ödemeleri son bulur.

d) Yatırım döneminde herhangi bir ödeme yapılmayacağından, bu türdeki royalti ödemeleri, lisans alanın nakit akımlarında (ya da döviz ödemelerinde) bir sıkışıklık yaratmayacaktır.

e) Sözleşmede “diğer firmalara tanınan kolaylıklardan yararlanma koşulu” (most-favored-client clause) olması durumunda, başka bir firmaya royaltiden indirim yapılmasıyla, bu indirimin lisans alana da uygulanması sağlanır.

f) Royalti oranları, yurtiçi, yurtdışı vb piyasalara göre farklı olarak uygulanabilir ve zamana göre değişecek biçimde düzenlenebilir.

g) Herhangi bir zamanda, royaltiler götürü ücrete dönüştürülebilir (Lisans verenin onayının alınması koşuluyla) ve böylece geleceğe ilişkin borçlara sınır konmuş olabilir.

h) Know-how’ın performansında bir düşme olursa, royalti oranları yeniden ayarlanabilir.

2) Sakıncaları

a) Ülke içindeki enflasyon ya da girdilere ek vergi konması durumunda, lisans verenin herhangi bir katkısı olmaksızın, gelirlerinin artmasına neden olur.

b) Lisan ücretinin toplam tutarı işin başında tam olarak bilinemez.

5.4. Sonuç

Görüldüğü gibi, üretimden ödeme türünün peşin ödemeye göre daha fazla üstünlükleri vardır. Bu iki formülasyonu birlikte uygulamanın kimi yararları da vardır. Böyle bir uygulamada, ödemeler için bir tavan belirlemek en iyi çözümdür. Sözleşmede tanımlanacak kümülatif tavanın miktarından daha fazla bir royalti ödemesi yapılmamış olacaktır. Diğer bir çözüm ise, sözleşme süresinin içindeki herhangi bir zamanda, geri kalan royalti miktarının götürü olarak ödenebileceğinin sözleşmede belirtilmesidir. Böyle bir tercih  hakkının elde edilmesiyle daha esnek bir sözleşme söz konusu olacaktır.

KAYNAKLAR

ARAL, Şener; Türkiye’deki Çalışmakta Olan Tesislerden Know-How Üretimi; Teknoloji 1. Milli Kongresi’nde sunulan bildiri, Ankara, 1984.

CANATAN, Kazım; Patent, Know-How ve Markalar; DYB Proje Hazırlama ve Değerlendirme Semineri notları.

DEMİR, İbrahim; Sınai Mülkiyet Kavramı, Doğuşu ve Gelişimi; Patent ve Markaların Tescil Öncesi ve Sonrası Sorunları Sempozyumu’nda sunulan bildiri, Ankara, 1984.

DERİCİOĞLU, M. Kaan; Türkiye’de ve Dünyada Verilen Patentlerin Sayısal Açıdan Karşılaştırılması; Patent ve Markaların Tescil Öncesi ve Sonrası Sorunları Sempozyumu’nda sunulan bildiri, Ankara, 1984.

UNITED NATIONS; Development and Transfer of Technology Series No. 12, Guidelines, For Evaluation of Transfer of Technology Agreements, New York, 1979.

TÜRKCAN, Ergun; Teknolojinin Ekonomi Politiği, A. İ. T. İ. A., Ankara, 1981.

YOSMAOĞLU, Nevzat; Dünyada ve Türkiye’de Patentler, Know-How’lar, Markalar; Ankara, 1978.

0301983