Bu yazı, akla takılan bazı soruların sosyolojik açıdan cevabını öğrenebilmek ümidiyle, 2002 yılında yitirdiğimiz çok değerli şair, roman, tiyatro oyunu, deneme ve makale yazarı Melih Cevdet Anday’a yazılan mektubu ve bu mektuptaki sorulara Anday’ın verdiği kısa cevapları içermekte olup, 17 Şubat 1995 tarihli Cumhuriyet Gazetesinin ikinci sayfasındaki “Mektuplar” başlıklı yazısının ilk kısmı olarak yer almıştır.

 

Sayın okurumuz Mehmet Kayadelen’den gelen mektup şöyle: “Sayın Anday,

Zorunlu kesintileri bir yana bırakacak olursak, yaklaşık yirmi yıllık Cumhuriyet okuruyum. Beni ben yapan öğelerden biri olarak kabul ettiğim ve okurken büyük haz aldığım yazılarınızı da kaçırmamaya çalışıyorum. Ömrünüze bereket, beyninize dinçlik ve elinize kuvvet diliyorum. 47 yaşında, ülke sorunlarına kayıtsız kalmamaya çalışan bir maden mühendisiyim.

Değerli zamanınızı almadan hemen konuya girmek istiyorum. Güncel tartışmaların arasında dilimden dökülüveren, ancak bir bilenden okuma/dinleme şansını bulamadığım, toplumun bugün içinde bulunduğu durumda hem önemli hem de “nazik” olan kimi düşüncelerimi sizinle paylaşmak; olabilirse, sizi de ikna edip bir yazı konusu yapmanızı sağlayarak değerli görüşlerinizi öğrenmek istedim. (Kim bilir, belki konuyu ilginç bulur, kadim dostunuz Gani Girgin ile de tartışırsınız).

Sizi yanıltma riskinin bulunmadığından emin olduğum için, uzun boylu kaynak taraması yapmadan, düşüncelerimi aktarmaya çalışacağım; nasıl olsa yanlışları siz ayıklarsınız. Ve önünde sonunda bir “mühendis” olduğum için, terminolojinin ya da kavramların kullanımında yanlışlık yapabilirim endişesi ile çekingen de davranmayacağım; nasıl olsa kusuruma da bakmazsınız.

Yanılmıyor isem, bugün “din” diye bilinen “düşünce akımları” (bilmem doğru bir niteleme oldu mu?) hep aynı coğrafi yörede; Arabistan’da, Kudüs yakınlarında, doğdu. Ve bugün “peygamber” diye anılan kişiler, bir anlamda aynı kültür ortamında, aynı dili konuşan (tamamı olmayabilir, emin değilim) topluluklarda/kavimlerde ortaya çıktı. Hatta, aynı aileden birkaç kuşak arka arkaya peygamber oluvermiş. (Tanrının güvendiği başka aile mi yokmuş yoksa?) Merak ediyorum, Arapça’dan türediğini sandığım “peygamber” sözcüğünün gerçek anlamı nedir? Bugün kullanılandan başka anlam yüklenilmiş olabilir mi o dönemlerde?

Anadolu, Roma, Yunan (bunlara Uzak doğu da eklenemez mi?) uygarlıklarına göre oldukça ilkel sayılabilecek; bugünlere üst üste duran iki taş bile bırakmamış; insanlığa bilimsel, kültürel, düşünsel, sanatsal anlamda iki satırlık bir katkısı bile olmamış bu topluluklarda; şimdilerde dünya nüfusunun önemli bir bölümünü etki altına almış kavramların yeşermesi nasıl açıklanıyor? Aslında, “peygamber”lerin çevrelerine yaymaya çalıştıkları, insanın var oluşu, insan ilişkileri, değer yargıları ve toplum düzenine ilişkin “önermeler” (bunlara son peygamber tarafından, bir de “Tanrı’ya yakarma” yöntemi eklendi galiba) değil mi?

Örneğin son dört peygamberin yaşadığı dönemlerde, yine örneğin Ege'nin iki yakasında ya da Roma’da uygarlık, bu “kutsal yerler”dekine göre çok daha fazla gelişmiş; çeşitli bilim dallarında ve sanatta bir hayli yol almış. Buralarda başka “tanrılar” var, ama peygamberler yok. Ve Arabistan’dan çıkan peygamberlerin özellikle insan ilişkileri ve toplum düzenine ilişkin önermelerinin bir anlamda benzerlerini, ancak çok daha gelişmişlerini, “tanrı buyruğu” olduğunu söylemeyen, kendi düşüncelerini açıkladıklarını söyleyen “bilim/düşünce adamları”, yani “normal insanlar” (Aristoteles’ler, Sokrates’ler, Platon’lar,) yapıyor. Aynı dönemin Arabistan'ından daha az gelişmiş olduğunu sanmadığım Asya’nın birçok yerinde de benzer gelişmeler olmuştur. Yani, Tanrı buralara da elçi göndermemiş; ve buralarda da insan ilişkileri ve toplum düzenine ilişkin önermeleri öne sürenler normal insanlar olmuştur (Konfüçyüs’ler gibi). (Aynı dönemde dünyanın başka yerlerindeki; Avrupa'nın batısı ve kuzeyindeki, Afrika’da ya da Amerika'daki uygarlıklara ilişkin özel bilgim olmadığı için hiç değinemiyorum. Ancak buralardan büyücü vb çıktığını, peygamber çıkmadığını biliyor, öyle ya da böyle insanların boş durmamış olduğunu düşünüyorum. Temel dayanağı aynı olsa da, şimdilerde dünyanın orasında burasında ortaya çıkan, “mesih”, “şıh” vb adlar ile anılan ve sınırlı sayıdaki insan tarafından kurtarıcı olarak kabul edilebilen soytarıları da bir yana bırakıyorum.)

Farklı coğrafi yörelerde yaşasalar da benzer süreçlerden geçen insan topluluklarının, benzer temel sorunlara benzer çözümler üretmeleri doğal olsa gerek. Dolayısıyla, insan topluluklarının, sayısı zaman ve mekâna göre farklılık gösterse de, “insan üstü güç/güçler”in varlığı ortak paydasında birleşmeleri anlaşılır bir şey. Ancak, anlaşılır olmayanı, “insan üstü güç”ün “elçi” gönderme olayının tarihte yalnızca hep aynı coğrafi yörede görülmesi. Bu, sosyolojik olarak nasıl açıklanabiliyor? Uygarlığın ve felsefenin geliştiği yerlerde düşüncenin sistemli biçimde ifade edilebilmesinin; buna karşılık Arabistan gibi yerlerde ise insanların bir şeyler hissetmesine karşılık, toplumda gerekli bilgi birikimi ve altyapının bulunamaması ve dolayısıyla düşüncenin sistemli biçimde ifade edilememesi gibi nedenlerin bu sonuçta payı olabilir mi? Yani, Musa’ların, İsa’ların içinden çıktıkları toplumlar; Aristotales’lerin, Sokrates’lerin toplumları kadar bilgi birikimine ve felsefi alt yapıya sahip olamadıkları için, bunlar düşüncelerini aynı ölçüde sistematize edip anlatma yeteneğine sahip olamadıkları için -ve belki de kolaylarına geldiği için- olması gerekenleri söylemek isterken “Tanrı böyle istiyor” demiş olabilirler mi? Ya da, “Bir ben vardır bende, benden içeru” deyişini andırırcasına; “benim içimdeki tanrı böyle diyor” demeye getiriyor olabilirler mi? (Kutsal kitapların orijinallerinde geçen sözcükler, dönemlerinin Latince’sinde bulunan sözcükler ile nicel ve nitel açıdan karşılaştırılabilirse, toplumların sözcük dağarcıklarına, dolayısıyla uygarlık düzeylerine ve bu soruların yanıtlarına ilişkin ipuçları elde edilebilir mi?) O dönemlere değin, bu “kutsal” yerlerden çıkmış doğru dürüst bir bilim adamı, bir düşünürün olmadığını sanıyorum. Dolayısıyla, Aristo’ların, Platon’ların, Konfüçyüs’lerin yeşermesine olanak tanımayan “çöl ikliminin”, çıkara çıkara ancak İbrahimleri, İsmail’leri, Davut’ları, Musa’ları, İsa’ları çıkarabildiği söylenebilir mi?

Ayrıca şunları da merak ediyorum. Her şeyi önceden bildiği, her gelişmenin ipuçlarını kutsal kitaplarında verdiği söylenen peygamberler, dünyanın yuvarlaklığı, güneşin etrafında dönmesi konularında ne buyurmuşlar? İnsanlar dünyamızın düz olduğunu sanarlarken, Tanrı, böylesine bir harcıâlem konuda herhangi bir şey buyurmamış mı? Bu konudaki ilhamı bir “gavur”a (Galileo’ya) vermek için niye yaklaşık bin yıl beklemiş? Kimi buluşların ipuçlarının Kutsal Kitap’ta yer aldığını söyleyen fıkıh “ulema”sı, böylesine temel bir konuda ne buyuruyorlar, siz biliyor musunuz?

Dinlerin kökeni ya da tarihini araştıran yapıtlarda belki bu soruların yanıtları verilmiştir. Ancak ben henüz görmedim, okumadım; özel bir çaba içine girip de aramadım doğrusu. Her şeye karşın, bu konulardaki düşüncelerinizi öğrenmek, benim ve inanıyorum tüm Cumhuriyet okurları için de büyük mutluluk olacaktır.

Tekrar, ömrünüze bereket, beyninize dinçlik ve ellerinize kuvvet diler, bu vesile ile yeni yılınızı kutlar, saygılarımı sunarım.”

“Soru yanıttan daha önemlidir” denir ya, sanırım bunun nedeni, soruların yanıtları içerdiği inancıdır.

“Peygamber” sözcüğüne gelince… Bu sözcük “peyamber” sözcüğünden çıkmadır ve “haberci” anlamına gelir.

 

0301982