Mehmet KAYADELEN

Ağustosun yirmiyedisiydi. Dinlenceden dönüp işe başlayalı üç gün olmuştu. Kızılay'ın son durumunu teftiş etmek (!) üzere öğle tatilinde yarım saatlik bir tur atılabilirdi. Sakarya Caddesi.. balıkçılar  sezonu açmış. Atatürk Bulvarı.. vitrinlerde 'son indirim' duyuruları. Meşrutiyet Caddesi.. İş Bankası Sanat Galerisi tatilde. Konur Sokak.. derken, ayaklarım Dost Kitapevine götürmüştü yine. Yeni Yayınlar bölümüne bakınırken, gözüm aşağılarda bir kitabın adına takılıp kaldı: Bir Zamanlar Mersin'de. Heyecanlandım. Eğildim, aldım. Yazarı Uğur Ersoy. Arkasını çevirdim.   A-aa, bu Uğur Ersoy, bildiğim Uğur Hoca. Karıştırdım, bildik kişi ve yer adları geçiyor. Okumak farz olmuştu. Biraz daha evirdim, çevirdim; elimdeki, Uğur Hoca'nın ikinci kitabıymış. Birincisinin adı da Bir Efsane Bir Demet Insan. Onu da buldum, şöyle bir baktım ve ikisini aldım, çıktım. Ertesi gün iki kitabı da bitirmiştim.

Uğur Ersoy'u tanır mısınız? Sayın Ersoy, profesör. ODTÜ İnşaat Mühendisliği bölümünde görev yapıyor. Yüzün üstünde makale ve bildirisi ile 5 kitabı var. Çalışkan, üretken, ödüller almış ünlü bir bilim adamı. Rektör yardımcılığı, bölüm başkanlığı, kurucu dekanlık yapmış. Ailesi Mersin'in en eskilerinden. Babası, Mülkiye mezunu, tek parti döneminin CHP İl Başkanı Yakup bey. Annesi, zamanının etkili din adamlarından Mersin Müftüsü Abdullah Sıddık Efendi'nin kızı.

Bir Efsane Bir Demet İnsan’da (Evrim Yayınevi, 105 s. ) Sayın Ersoy, dinlediği bir efsane ile, ilginç bulduğu kimi kişileri anlatıyor. Bir Zamanlar Mersin'de (Evrim Yayınevi, 200 s.) de ise, esas olarak kendini etkileyen kişileri ve olayları anlatmayı amaçlamış. Ancak, hayli hareketli ve geniş bir çevrede geçen çocukluk ve ilk gençlik yıllarına ilişkin kimi anılarını anlatırken, arka planda, Mersin ve Toroslardaki  1930'lu ve 40'lı yılların toplumsal, siyasal, kültürel ve gündelik yaşamına -tabii ki burjuva kesiminin yaşam tarzına- ilişkin örnekler de veriyor. Bir anlamda o dönemin Mersin'ini, Mersin insanını anlatıyor. İşte ikinci yapıtı bence ilginç kılan özelliği bu. Düşünebiliyor musunuz, çocukluğunuzun ve ilk gençliğinizin geçtiği yerler, en azından adını duyduğunuz insanlar, düşlerinizi süsleyen filmler ve sanatçılar, yıllar sonra aniden bir kitapta karşınıza çıkıyor. Aldığım hazzı paylaşmak, kitabı hemşerilerimize tanıtmak amacıyla zaman yitirmeden bu satırları kaleme aldım.

Özellikle Mersin'in geçmişine ilgi duyuyorsanız, kitabı elinize aldığınızda eminim siz de bitirmeden bırakamayacaksınız. Kitapta geçen kişi ve yer adları size de bir şeyler ifade ediyorsa, sayfaları çevirdikçe, küllenmeye yüz tutmuş anılarınızın canlandığını duyumsayacak, öğrendiklerinizden mutlu olacaksınız. Kimi bölümleri okurken duygulanacak, kimi bölümlerde gülecek; ve o dönemde de, hukuk kurallarının değil keyfiliğin egemen olduğunu, nesnelliğe değil öznelliğe prim verildiğini görünce sinirleneceksiniz. Atatürk, Refik Koraltan, Hasan Saka, Recep Peker, Şükrü Kaya, Tevfik Sırrı Gür, Ihsan Doğramacı, Sakıp Sabancı gibi ünlülere ilişkin gün ışığına çıkmamış anıları ilk ağızlardan dinleyecek; Kurtuluş Rıza, Mehmet Çavuş, İbraam Onbaşı, Rifat Bey gibi sıradan insanlarımızın dünyasını tanıyacaksınız. Müftü Deresi ve Müftü Köprüsü adlarının nereden geldiğini; Mersin'in şimdiki nüfusunun büyük çoğunluğunun adını bile duymadığından emin olduğum, ancak hemen tüm Mersinlilerin de güzel anlar yaşadığı Güneş Sinemasını kimlerin nasıl yaptırdığını, ilk şeklinin nasıl olduğunu; ilk tekstil fabrikasının nerede ve kimlere ait olduğunu; ve son dönemlerini anımsadığım ancak şimdilerde yalnızca sokak ve durak adında geçen plajın önceki durumu gibi Mersin'e ilişkin kimi "ayrıntıları" öğreneceksiniz

İşte Sayın Ersoy'un anılarından ikisi. Her biri Türkiye'nin müzminleşen bir hastalığını sergiliyor. İlki, yazarın çocuk yaşta başından geçen traji-komik olaylar: Sekiz dokuz yaşlarındaki çocukların oyun amacıyla kurdukları "Kızıl Ölüm Çetesi"ni Devletin 7-8 yıl sonra farkına varıp ciddiye alması; polis müdürünün ve MIT'in, varsayılan "gomonist" çetesini ortaya çıkarmaya çalışması; bu soruşturmanın ancak kentin ileri gelenlerinin araya girmesiyle durdurulabilmesi; aradan 7 yıl daha geçtikten sonra bu "Kızıl Çete"nin kurucusuna (yazara) pasaport verilmemesi; dönemin TBMM Başkanının (Refik Koraltan'ın) bile çocuk yaştaki Uğur'un çete kurup zararlı faaliyetlerde bulunduğuna inanması ve yine O'nun himmetiyle pasaport alınabilmesi... Bunları okuyunca güler misiniz, kızar mısınız? Ben kahkahalarla güldüm.

Diğer anı ise, Mersin'in başarılı valisi Tevfik Sırrı Gür'e ilişkin ve siyaset esnafının kamu görevlilerine tasallutunun bir örneği. Mersin'e  gerçekten çok şey  (Lise, Halkevi, Stadyum, Ticaret Lisesi, Atatürk ve İnönü'nün heykelleri vd) kazandıran vali Gür'ün kişiliğini ve yazarın bu konudaki duygu ve düşüncelerini yansıtan bölümü yapıttan (s.168-169) olduğu gibi aktarmak isterim. Sözü edilen olayın, 1940'ların ikinci yarısındaki, ekmeğin karneye bağlandığı, un ve şekeri bulmanın olanaksız olduğu günlerde geçtiği de dikkate alınmalı.

"Bir pazar günü vali bizim eve geldi. Havadan sudan biraz konuştuktan sonra, 'Yakup, senden bir ricam var, ama söylemeye utanıyorum. Bizim oğlan günlerdir börek diye tutturdu. Acaba iki avuç un vermen mümkün mü? Bunu başkasından isteyemem, sonra bunu kullanmaya kalkarlar.' dedi. Düşünebiliyor musunuz, Çukurova'nın bir ilinin valisi, iki avuç un rica ediyor. Bu adamın her gün elinden tonlarca buğday ve un geçiyor, ama o bunun bir gramına bile dokunmuyor. Kendi için değil oğlu çok istedi diye, bunu kötüye kullanmayacağını bildiği bir arkadaşından rica ediyor, hem de sadece iki avuç. (...) o günün iki partisi, Demokrat Parti ve CHP il yönetimleri ilk kez bir konuda anlaştılar ve valinin alınması için Ankara'ya başvurdular! Vali ile ilgili şikayet iki nedene dayanıyordu; diktatör gibi davranmak ve para yemek! İki parti bir olunca Ankara gerekeni yaptı ve bir yıldırım kararla Tevfik Sırrı Gür Kastamonu'ya atandı, bir süre sonra da emekli oldu. Emekli olduktan sonra yaşadığı mütevazı ve hatta sıkıntılı hayat bilmiyorum onun hakkında çirkin dedikodu yapanları biraz olsun utandırdı mı? Acaba bu kişiler kör olma tehlikesi ile karşılaşan emekli valinin ameliyat olabilmek için borç almak zorunda kaldığını duydular mı?"

Mersin, yerel yöneticiler açısından ne yazık ki hiç şanslı olmadı; bu nedenle yıllara yenik düştü. Bugünün Mersini, Cevdet Çağla'nın karcığar makamında bestelediği "Mersin Mersin güzel Mersin/ Genç kız gibi şuhsun, gençsin/ Akdeniz’in kenarında/ İnci gibi bir çiçeksin" dizelerine ilham kaynağı olan Mersin değil artık. Sayın Ersoy da bu geçeği özlemle dile getiriyor yapıtının sonunda. Duygu yüklü şu tümcelere yürekten katılmamak olası mı? "Mersin, kırk yıl önce bahçeler içinde, zevkli bir mimariye sahip ev ve konaklardan oluşan şirin bir şehirdi. Denizi masmaviydi ve tertemizdi. Şehir mis gibi portakal çiçeği kokar ve bülbüller öterdi bahçelerde. Müslüman, Hıristiyan, Musevi, Alevi, Sünni ayırımı yoktu, herkes birbirine saygılıydı. Temiz giyimli insanların dolaştığı caddelerde, lokantalarda, pastanelerde görgü ve uygarlık vardı. Kontrol edilemeyen göç, yanlış yorumlanan demokrasi, politik ve kişisel çıkar gözeten, vizyonsuz yöneticiler sayesinde, çirkin beton yığınları yeşili katletti, denizin mavisini grileştirdi. Sahilde kırk kilometre boyunca uzanan görgüsüzlük simgesi koca binalar şehri denizden tecrit etti. Kibar, görgülü, uygar insanların yerini, köşeyi dönmek hırsıyla yanan simsiyah bir kalabalık aldı. Çiçek kokusunun yerini lağım kokusu, bülbül sesinin yerini ise şımarık, görgüsüz klakson sesleri aldı. Mersin'de eski Mersin'i yaşatan tek yer, ölülerin yattığı şehir mezarlığı. Orada tanıdığım kimseler caddelerde rastladıklarımdan kat kat fazla..."

Bir Zamanlar Mersin'de, özellikle Mersin'in geçmişinin gelecek kuşaklara aktarılabilmesi açısından çok önemli bir çalışma. Ellerinize sağlık Sayın Ersoy. Kim bilir yazılabilecek/yazılması gereken daha nice anılar vardır.

Bana sorarsanız, zaman tüneline dalıp 1930'lu, 1940'lı yılların Mersin'ine keyifli bir yolculuk yapma fırsatını kaçırmayınız, derim.

-----

''Laf kitaptan açılmışken, büyük bir zevkle okuduğum iki kitaptan daha söz etmek istiyorum. Bunlardan biri, Sayın Uğur Ersoy'un "Bir zamanlar Mersin'de" başlığıyla yayımlanan, çocukluk ve gençlik anıları. Bu çok "keyifli" kitabı okurken, 1930'ların, 40'ların Türkiye'sini bir kez daha hissediyorsunuz. Bu mühendislerden bazılarının öyle bir üslupları var ki korkarım sonunda bizi işsiz bırakacaklar... ''   (Toktamış Ateş,   Cumhuriyet, 09/10/1997)

------

0310736